OGEM-VAK Ormancılığı Geliştirme ve Orman Yangınları ile Mücadele Hizmetlerini Destekleme Vakfı > Orman Öyküleri

YEŞİL İÇİN CAN VERENLER

(1. Gelen Anı)

Yıl 1985. 6 Eylül Cuma günü sabah namazı vaktinde korkulu bir rüya ile uyandım. Hemen abdest alıp sabah namazımı kıldıktan sonra gördüğüm rüyanın tesirinden gözümü uyku tutmadı. Rüyaya bir anlam vermeye çalışıyordum.

Rüyamda, bir cami minaresinin şerefesinde ezan okuyordum. Şerefeden yukarısı çöküyor ve minarenin içinden yukarı doğru alevler yükseliyordu. Fakat alevler beni yakmıyordu bir arkadaşıma bu rüyayı anlattığımda; “hayır olsun, bugün yaşayacağımız bir olaya işaret olabilir” diye yorumladı.

Bir gün öğle saatleri idi. İşletmemiz merkezinden ekip binamıza telsizle çağrı yapılıyordu. Arkadaşlardan biri telsize cevap verdi. İhbar notunu yazarken arkadaşın yüzünün rengi değişmişti.

“Arkadaşlar Davutlar ’da yangın başlamış, haydi acele hazırlanın!” dedi.

Yangın alarm zili çaldı. Bir anda bütün arkadaşlarımı bir telaştır sardı. Kimi matarasını dolduruyor, kimi sırt çantasını alıyordu. Birkaç dakika içinde aracımıza binip Aydından Davutlar’a doğru hızla hareket ettik.

Siren sesleri karşı dağlardan yankılanıp bize geri geliyordu.

Her zaman yangın söndürmeye giderdik ama bu yangına gidişte bir başka heyecan ve sessizlik vardı.

Davutlar’a yaklaştıkça bu heyecanımız daha da artıyordu. Dumanlar göründü. Bir ara arkadaşlardan biri “bakın dumanlar görülüyor” dediğinde herkes o tarafa doğru baktı. Arabadaki sessizlik bozuldu ve herkes kendi arasında bir şeyler konuşmaya başladı. Simsiyah dumanların göklere doğru yükseldiğini gördükçe, elimiz ayağımıza karışıyordu. Arkadaşlardan biri, “ Su verin de içelim, mataramı almamışım.” dedi. Kendi mataramı ona verdim, suyu içmeye başladı. Yeteri kadar içmeden, “Suyumu bitireceksin!” diyerek mataramı elinden aldım. Bilemezdim arkadaşımın içtiği son suyun mataramdaki su olduğunu.

Davutlar’a vardığımızda alevler dağı sarmış, yangın büyümüştü. Yangın mahalline doğru yaklaştığımızda kaçışanlar, bağırıp çığıranlar, hayvanlarını yangın mahallinden uzaklaştırmaya çalışan insanlar vardı.

Yangına 200 metre kadar yaklaşmıştık. Bir kadın yol kenarında bitmiş tükenmiş vaziyette idi. Bizi görünce kadına bir canlılık geldi. “Oğlum ne olursunuz, şu yangını söndürünüz” diye yalvarıyor ve kurtarılmayı bekliyordu.

Cehennemin alevlerini kim söndürecek?

Bir an dalmışım. Cehennemin alevlerini kim söndürecek? Orada bizim imdadımıza kim yetişecekti?

“Araçtan iniyoruz!” sesi ile kendime geldim. Hemen bir telsiz anonsu: “Aydından gelen 30 yangın işçisi ve Söke piyade alayından katılan 60 asker yangını ilerleme istikametini söndürmeye çalışsın!” diyordu.

Herkes gerekli malzemesini alıp, denilen istikamete doğru yürüdü. Yangın külleri üzerimize dökülüyor, duman kokusu nefesimizi tıkıyordu. Sessiz bir şekilde çınar ağaçlarının altında dere boyunca ilerleyerek yangın ilerleme istikametini çevirmeye çalışacaktık.

Orman, o kadar sık ve birbirine o kadar kenetlenmişti ki, 15 dakikada ancak 100 metre ilerleyebilmiştik. Yeni bir telsiz anonsu, “10 kişi ekipten ayrılsın, kozalağın 250-300 metre fırlattığı derenin karşısındaki ateşi söndürsün!” diyordu. 10 kişi, söylenilen yere hareket ettik. Yanımızdaki orman muhafaza memuru, yapacağımız işin önemini anlatıyordu. Arkadaşlarımız, iki ateş arasında kalmışlardı.

Hızla ateşin sıçrama yaptığı yere hareket ettik. Ateşe ulaştığımızda yangın 100 metre karelik alanda örtü şeklinde devam ediyordu. Elimde çalı kesme aleti tahra ile öyle çalışıyordum ki arkama dönüp baktığımda kesik çalılar yığın hâlini almıştı. Arkadaşlarım, çalıları atmayı yetiştiremiyordu.

Yangını çevirdik. Yangın, etrafımızı sarmıştı. Yorgunluğumuzu atmaya çalışıyorduk ki, biri avazının çıktığı kadar bağırıyordu. Sesin geldiği tarafa doğru kulak kesildik. Bizi çağırıyorlardı: “Ateş, tamamen derenin kenarına geçmiş, kendinizi kurtarın!” diyordu.

Henüz birkaç dakika geçmişti. Dumanların içinde kaldık. Onca emekler boşa gitmiş, yangın kestiğimiz tarafa atlamış, bizim etrafımızı sarmıştı.

Herkesi bir telaş sarmıştı. Ne yapacağımızı bilemiyorduk. Ateşin cayır cayır ormanları yakan sesinin uğultusu altında, dumanlar içinde kaybolmuştuk.

Arkadaşlardan biri “sesin geldiği yöne doğru koşalım” dedi. Yapacak başka bir şey de yoktu. Sesin geldiği yere doğru koştuk. 15 dakikada girdiğimiz yeri, 2-3 dakikada çıkmıştık. Diğer arkadaşlarımıza ulaştığımızda her yer yanıyordu.

Kendimize küçük bir boş alan bulduk. Yangını söndürmeye katılanların büyük bir bölümü bu küçük alanı genişletmeye çalışıyordu. Bu küçük alanda kendine yer bulmak için itiş kakış başlamıştı. Herkes, en orta yere geçmek istiyordu. Şefimiz sağa sola koşuşturuyor… Artık çok geç...

Ateş iyice yaklaşmıştı. Birazdan cayır cayır yanacağımızı düşünmeye başladık.

O yöreyi çok iyi bilen orman muhafaza memuru, samimi bir ifadeyle; “ Arkadaşlar yanarsak burada yanacağız, kurtulursak burada kurtulacağız, kimse burayı terk etmesin!" diye bağırdı. Derken alevler etrafımızı tamamen sardı. Yanmamak ve dumandan boğulmamak için çaba sarf ediyorduk. Alevler, üstümüzde gök kubbeyi kapatmış, adeta bir tandır içi gibi yere kapanmış herkesin sırtını dağlıyordu.

Herkes, kelime-i şahadet getiriyor, secde eder vaziyette dedesinden ninesinden öğrendiği bütün duaları okuyordu. “Yanıyoruz!” sesleri ile dua sesleri birbirine karışıyor, insanlar et et üstüne yığılmış bir vaziyette yandıkça, birbirine sarılıyordu. Kim kimin altında, kim kimin üstünde belli değildi. Alevler, sanki bulutlara ulaşıyordu.

22 yıllık hayatım bir anlık gözlerimin önünden geçti. Alevlerin çarptığı arkadaşlar “yandım!” çığlıkları atıyordu. Herkes kendi canını düşünüyordu. Arkadaşlardan bazılarının yandığını düşünürken, sıranın bana gelmesini bekliyordum. Bilincim yerinde idi Rabbim'in huzuruna eli boş varmak istemedim, secdeye kapandım. Hiç değilse o vaziyette Rabbim'in huzuruna varayım, dedim.

Dünyayla irtibatım kopmuştu. Kulaklarım, hiçbir sesi duymuyordu. Ateşten de haberdar değildim. Öylece ne kadar kaldığımı bilmiyorum. Bir ses “Ahmet, geçti artık!” dedi ve beni salladı.

Başımı kaldırdığımda yeşile ait hiçbir şey kalmadığını gördüm. Her şey simsiyah. Hâlâ dumanlar tütüyordu. Yaralanan arkadaşlarımın iniltileri kulağıma geliyor ve yardıma koşmaya çalışıyordum.

Kiminin eli, kiminin kolu, kiminin de yüzü yanmıştı. Yanan yerlere matara ile su döküyor onları rahatlatmaya çalışıyorduk.

Hemen orada bir sayım yapıldı. 15 kişinin aramızdan ayrıldığını fark ettik. 15 arkadaşımız belirlenen alandan korkuyla kaçmış, çalılar arasında fazla ilerleyemedikleri ve kayalıklara da tırmanamadıkları için sıkışmışlar. Bir süre sonra alev onları yakarak kömüre çevirmiş.

Yanan ormanların içinde onları aramaya koyulduk. Yangından kalan közler ayaklarımızı yakıyordu. Yine de onları arıyorduk.

50 metre kadar yürümüştük ki iki kişinin kömürleşmiş cesedi ile karşılaştım. Kim olduklarını tanımak mümkün değildi. İkisinin de asker olduğunu boynundaki künyelerinden anladık.

13 kişi daha kayıptı. Ormanda aramaya devam ediyorduk. Etrafımızdan yanık et kokuları geliyordu. Ormanın değişik yerlerinden ölüm haberleri geliyordu. Kömürleşmiş iki cesede daha ulaşmıştım.

Secde eder vaziyette kıvrılmış kaskatı kesilmişlerdi. Birisi askerdi. Diğerinin parmağındaki nişan yüzüğünden arkadaşım Ali olduğunu anladım. Secde eder vaziyette ölen arkadaşımın bir eli açıktı. Diğer elini de sımsıkı yumruk yapmıştı. Sanki içinde bir şey saklıyordu. Parmaklarını açtığımızda avucunda nişanlısının resmini sakladığını gördüm. Hep beraber gözyaşlarımızı tutamayıp ağladık.

O gün Söke 51. piyade alayından 14 asker ve Ali isminde bir orman söndürme işçisi arkadaşımız, yanarak şehit olmuştu.

Ruhları şad mekânları cennet olsun!

*1985 yılında Aydının Kuşadası ilçesi

Davutlar beldesinde çıkan orman yangınında 14 Asker ve 1 Orman yangın söndürme görevlisinin yanarak öldüğü olayda, sağ olarak kurtulan Aydın Orman İşletme Müdürlüğünde görevli yangın söndürme işçisi Ahmet Akar'ın o gün yaşadıkları 15 kişinin yanarak öldüğü Davutlar yangınında kurtulan yangıncının o günkü anısı.

Ahmet AKAR
Orman İşletme Müdürlüğü / AYDIN

ORMANCI HATIRASI

(2. Gelen Anı)

Ağaçköy, ormana 10 metre mesafesi olan çiftçilikle uğraşan bir köydü.

Köy hududundaki ormanlarda gezmeye başlamamla birlikte küçük alanlarda kümeler hâlinde kesilmiş (traşlanmış) Karaçam ağaçları görmeye başladım. Ancak kesilmiş olan bu ağaçlar yerinde bırakılarak kuruması bekleniyordu, herhangi bir şekilde nakli söz konusu değildi.

Sonradan öğrendim ki odun izini zamanında bu odunlar köye indiriliyormuş, köylü bunun adına kırıntı yapmak diyormuş.

Köyde köy sakinleri ile konuşmam sırasında, ağaçları sürekli kimin kestiği konusunda sorular sormama, araştırma yapmama rağmen 'çoban işidir' deyip geçiştiriyorlardı. Daha sonraları köylü tarafından sistemli bir şekilde sürekli olarak takip edildiğimi sezdim. Bunun üzerine kendi tedbirlerimi alarak kesenlerden bir kaçım yakalayıp suç zabtı tanzim ederek mahkemeye sevk etmeme rağmen, kırıntı işinin bir türlü önüne geçemiyordum. Durumu işletme şefimle paylaşıyordum ancak bu işin artık ceza suretiyle çözülemeyeceği kanaati, ikimizde de hâsıl olmuştu. Başkaca yollar aramaya başladık.

Köyde, köy imamı dışında benim gibi devlet memuru olan kimse yoktu. Köy imamıyla sürekli irtibat hâlinde Cuma namazlarında ve diğer vakitlerde köylüye nasihatler ediyorduk. Bu da işe yaramıyordu.

Köylü vatandaşın birçoğu ikna olmasına rağmen, köyde varlıklı, toprak sahibi bir kişi vardı. Köylü M.A.nın sözünden hiç çıkmıyordu. Ben anlatıyordum, bu adam benim anlattıklarımın tam tersini köylüye anlatıp fikrini çeliyordu. Benim ne yapıp yapıp bu adamla arkadaş olmam gerekiyordu ki bu olayların önüne geçebilelim.

Yine bir gün, ormanda rutin kontrollerim sırasında 8-10 cm çaplarında yüzlerce çam ağacının kırıntı yapmak suretiyle kesildiğini tespit ettim. Gerçekten çok zoruma gitmişti, bunu yapanı bulup yakalayamazsam meslekten istifa etmeyi dahi düşünür hâle geldim.

Bu olayı araştırmaya başlayıp köy kahvesinde bir konuşma yaptım. O gece lojmanın kapısının altındaki boşluktan bırakılmış bir kâğıdın üstünde, kırıntı yapan şahsın M.A. yani köydeki varlıklı, sözü geçen şahıs olduğu yazıyordu. Bunun üzerine M.A.isimli şahısla arkadaşlık ilişkilerimi daha kuvvetlendirme boyutuna sokmaya karar verdim. Bu şahsın evine en az haftada iki defa misafir olup gizlice damına, zamanlığına avlusuna göz atıyordum. Ancak herhangi bir suç unsuruna rastlayamadım.

Arkadaşlığımız ilerlemeye başlayınca, sohbetlerin kıvamı da artmaya başladı ve fark ettim ki bu adamın tek korkusu, öbür dünya âlemi olan cinler, periler ve şeytanlardı. Tam bir gece boyunca kafamda senaryolar oluşturdum ve sabahında uygulamaya koydum.

Koşar adımlarla arkadaşım olan M.A. nın evine doğru yürümeye başladım. Telaşla evden dışarı çıkarak; “hayırdır Mehmet kardeş, ne oldu?” diye sordu.

Annemin rahatsızlandığını, Kütahya Devlet Hastanesine yatırıldığını ve beni son kez görmek istediğini söylediğini anlattım. Bir hafta boyunca izin alarak Kütahya’ya gidecek olduğumu anlattım. Ama köyde araç olmadığından beni asfalt kenarında bulunan Küçük aslanlar köyüne traktörüyle bırakmasını rica ettim.

Traktörü almaya gittiğinde gizlice takip ettim. Traktörü çalıştırmadan önce hanımını ve oğlunu yanına çağırıp, “Ben ormancıyı götürmeye gidiyorum, siz de testereleri alıp dağa çıkın, kesmeye başlayın, ben geliyorum.” dedi. “Bu hafta bizim için bayram olacak bayram” diyerek cümlesini bitirdi. Bunu, kelime kelime hafızama yazdım.

M.A. beni Küçükaslanlı köyüne traktörüyle bıraktı. Küçükaslanlı köyünde bulunan tek traktör sahibi, daha önceden de tanıdığım bir şahsa ağzını sıkı tutması karşılığı bir miktar para teklif edip traktörüyle beni Ağaçköy yakınlarına sessizce bırakmasını istedim. Tabiî ki biliyordum. M.A traktörle köye döner dönmez ailesinin dağda kaçak kesim yaptığı yere gidecekti.

Ağaçköy’e vardığımda köy içine girmeden mezarlık mevkiinde traktörden indim. İndiğim yerde daha önceden yakılmış meşe külleri fark edip avucuma doldurdum ve doğru ormanın yolunu tuttum. Bir çalının arkasına saklanıp meşe külüyle yüzümü komple boyadıktan sonra M.A. yı izlemeye başladım. M.A. el testeresi ile sürekli kesmeye uğraşıyordu. Hanımı ve çocukları 50-100 metre uzak bir mesafede idi. Biliyordum yakalasam, zabıt tutsam da, bu işi yine de çözemeyecektim.

Korkutmaya karar verdim. Ses tonumu değiştirerek simsiyah bir yüzle “Selâm sana ey gafil sen daha hâlâ ağaç mı kesiyorsun? Seni çarparsam, bir daha kendine gelemezsin” dedim. Oradan sessizce ayrılıyordum. M.A. o sırada sure okumaya başladı. Olduğu yere ses çıkaramadan yığıldı kaldı. Baktım ki bayılmış, bunun üzerine yavaşça kayboldum. Yürüye yürüye Küçükaslanlı köyüne vardım, oradan Dumlupınar ilçesine ulaştım. İki gün bir arkadaşımın evinde misafir olduktan sonra üçüncü gün Ağaçköy’e geri döndüm. Doğruca M.A. isimli şahsın evine gittim.

Benim arkadaş, yorgan döşek yatıyor ve başında hanımı sürekli Kuran-ı Kerim okuyordu.

M.A. beni görünce sanki cin görmüş gibi bir şoka daha girdi ve yüzü çok değişik bir hâl aldı. Bunun üzerine “kardeşim ne oldu sana?” diye üzerine atlayıp ayıltmaya çalıştık. Yaklaşık bir saat sonra kendine geldiğinde anlatmaya başladı.

Ağzı yüzü dönüyor idi, “Mehmet ben seni bıraktıktan soma dağa çam kesmeye gittim. Senin kılığında biri, cin mi şeytan mı bir yaratık gördüm. Oracıkta bayılmışım ama çocuklar görmemiş. Sadece bana görünmüş. Benimle konuştu. Onun üzerine bayılmışım ve çocuklar beni eve getirmişler. Hâlâ kendime gelemedim” dedi.

M.A. ya ona görünenin ben olmadığımı, kendisinin hocalık olduğunu, okunması gerektiğini söyledim. İmamı getirmeye gittim. Durumu yolda imama anlattım. Gülmekten kendimizi alamıyorduk. İmam; “Senin bir ay süreyle okunman gerekli, ayrıca namaza başla ve bir daha eline testere alıp ormana girme, ikinciye bu kadar ucuz kurtulamazsın” dedi ve okumaya başladı.

Bir süre sonra M.A. kendine geldi. Ben, imam ve M.A. köyde ev ev dolaşıp kırıntıyı bıraktırmak için sohbetler ettik. Köylüye birkaç ay sonra kırıntı kesimi olarak adlandırılan kaçak kesimi bıraktırdık.

M.A. eskiden varlıklı, sözü geçen orman zararlısı bir ağa iken sözü geçen bir ormancı olmuştu. Bu olaylardan sonra o memlekette tam 18 sene kaldım ve çok rahat bir ormancılık yaptım. Köyde kaldığım sürede bu olayı ben ve imam dışında kimse bilmedi.

Şu an mesleğimde 27. yılı bitti. Ağlarken bile olsa bu olay aklıma geldiğinde beni hâlâ tebessüm ettiriyor.

Bu olay meslek hayatımda yazılı olan ormancılık mevzuatı dışında yaşanmış en ilginç orman koruma faaliyeti olarak hafızamdan silinmedi bir hatıra olarak kaldı.

27 yıl sonra bu hatıramı sizlerle paylaşmak istedim. Biz ormancıların sadece yazılı kurallarla bazen sorunları çözemediğimiz yerlerde nasıl kişisel çözümler üretebildiğimizin bir kanıtıdır diyorum ve teşekkür ediyorum.

Mehmet KAHRAMAN
Orman Muhafaza Memuru
KÜTAHYA

O EŞEK SENİN OLSAYDI

(3. Gelen Anı)

Bir orman köyünde, orman muhafaza memuru, bir dediği kolay kolay iki edilmeyen bir konumdadır. Hatta, Anadolu'nun her tarafına yayılmış haklı bir deyime de konu olmuşlardır: Az daha okusaydın da bir ormancı olsaydın!

Râvilerden şöyle rivayet olunur ki: Bir orman köyüne ilk defa yörenin valisi ciple gelmiştir. Köylünün çoğu, bilhassa kadınlar pek şehre inmediklerinden, bırakın valiyi motorlu vasıta görmemişlerdir.

Vatandaşların kimisi cipi görmeye, kimi de merak ettikleri valiyi görmeye köyün meydanına gelirler. Bilhassa muhtar ve ihtiyar heyeti vali beye hoş geldin derken, tam o esnada genelde " Ormancı " tabir edilen orman muhafaza memuru atıyla bir hışımla üst taraftan köye girer.

Herkes olduğu gibi ormancının yanına gidip onu ağırlamaya, azizlemeye çalışırken, yaşlı bir teyze valinin yanına gidip sorar:

- Evlat hoş geldin, misafirsin her hâlde?

- Evet teyze.

- Necisin oğlum?

- Valiyim teyze. ( Teyze valiyi duymuştur da, ne iş yaptığını bilemez)

- İyi, iyi de ne iş yaparsın?

- Bu vilayeti idare ederim. ( Teyze sanki anlamış gibi)

- İyi de oğul. Az daha okusan da bir ormancı oluverseydin ya, bak yanında kimse kalmadı, der.

Bendeniz, işte bu ormancılardanım. Yani atlı ve silahlı, yani orman muhafaza memuru.

Bölge Şefi Hakkı bey:

- Arkadaşlar, bu gece " Yol Bağı " var dedi.

Yol bağı, adı üzerinde, gece yolu bağlayacaktık. Demek ki sağlam bir ihbar almıştı ve dediği gibi yolu kesecek, pusu atacak ve orman kaçaksını veya kaçakçılarını motorlu vasıtaları ile beraber yakalayacak, adliyeye intikal ettirecektik.

Gece saat 22.00 gibi başlayan yol bağı, sabah saat 06.00 ya kadar devam etti, gelen giden olmadı. Ya muhbir yanlış bilgi almıştı veya kaçakçı gelmekten vazgeçmişti.

 

Bölge Şefi:

-Siz ikiniz gün iyice kalkıncaya kadar burada bekleyin, diyerek Ziya ağabeyi ve beni işaret edip, diğer arkadaşlarla arabalarına binip gittiler.

Mevsim kış, yerde kar yok ama çok soğuk, o saatlerde ancak sabah ezanı okunuyor. Ziya ağabey benden yaşlı ve tecrübeli.

-Şuraya bir ocak yakalım, dedi.

Engebeli bir arazideyiz. Ortalık, yavaş yavaş aydınlanmaya başladı. Köy yakın, fakat bir saat daha buradan ayrılmamamız emredildi.

Müthiş soğuk. Üstüne üstlük müthiş bir de bir sis var ki,

-Göz gözü görmüyor, dedirten cinsten bir sis.

Sağa sola baktım, kuru bir vişne dalı buldum, ufak ufak kırdık, fakat çıra gibi bir nesne olmayınca ocağı yakamadık. Tam bir saat uğraşmamıza rağmen. O arada saat 7 oldu.

-Ziya ağabey, başlarım kaçakçısından da, yol bağından da. Yeter bu kadar, 9 saattir buradayız, hadi köye gidelim, dedim.

Ziya Ağabey saate baktı:

- Tamam, şu an saat 7.15 dakika daha bekleyelim, sonra gidelim.

15 dakika için onu kıramazdım ya, kabul ettim. Sanki içine doğmuş. Daha 6 veya 7 dakika geçti geçmedi, bir ses duyduk ikimiz de. Sanki ağaçların yere sürtünmesi gibi bir ses.

Ziya ağabey “sus” işareti yaptı. Hemen oradaki büyük bir taşın arkasına saklandık.

Bir eşek, semerin iki tarafına 4-5 metre uzunluğunda 15 adede yakın sırık sarılmış, uçları yükü hafifletmek için yerde sürünüyor, yanımızdan geçip çok iyi bildiği anlaşılan köye doğru gitti.

Ziya ağabey kulağıma eğildi:

- Yol bağında beklediğimiz aslında motorlu vasıta idi ama, kısmetimize bu geldi, bununla iktifa edeceğiz, sus ve bekle. Eşek köye gitsin nasıl olsa buluruz, önemli olan sahibini kaçırmayalım.

 

- Tamam, dedim.

Beklemeye başladık. 15 dakika kadar bekledik. Bir elinde uzun bir sopa, diğer elinde uzunca, eskiden üzüm ve incir doldurdukları cinsten bir sepetle vatandaş çıka geldi. Islık çalarak, pervasız bir şekilde önümüzden geçti. Aramızdaki mesafe 10 metre bile yok amma, ayağa kalksa bile bizi göremeyeceği kadar müthiş sis var. Kaldı ki, o anda " Burada ormancılar var " deseniz inanmaz, o soğukta, o siste.

Ziya ağabey:

-Herif zayıf ve atletik yapılı birine benziyor, kaçırmayalım. İlerde köyün girişinde çay ve üzerinde köprü var, ben hemen köprünün üst tarafını tutayım, sen de tam herif köprünün üzerindeyken arkadan yetiş . İleriye köye doğru kaçarsa yakalarız, yukarı dönerse ben varım, arkadan sen yetiş, bir tek sol tarafı yani çay tarafı boş, suya atlayacak kadar da saf değildir, dedi.

Ziya ağabey, yaşlı ama pratik adam. Bir koşu köprünün üst tarafına doğru gözden kayboldu. Ben harekete geçtim. Elimde evrak çantam, tüfeğim var. Köylü tam köprünün üzerindeyken arkadan seslendim:

-Dur, korkma, kaçma. Köylü hemen üst tarafa yöneldi, kaçacak.

Ziya ağabey, adamın üzerine yürüyünce bizim kaçakçı bir an bile tereddüt etmeden en az 2 metre yükseklikten kendini su akan dereye atmaz mı?

Önce ben afalladım. Buna hiç ihtimal vermemiştik. Bu soğukta suya atlayacak kadar büyük bir cürüm saymıyorduk adamın suçunu.

Ziya ağabey yanıma geldi. İş başa düşmüştü. O kaçakçıya benim gibi acar bir ormancının elinden kaçılamayacağını göstermem lâzımdı.

Ağabey:

-Eşek köye girdi, sen git onu tut, muhtarın evine götür. Şu şapkam, şu tüfeğim, şu çantam, şu parkam, bunları da al ve muhtarın evinde buluşalım. Benim gibi askerlik öncesi futbol oynamış, askerlikte komando çavuşu, şimdi ise ormancı bir adamın elinden kurtulunamayacağını cümle âleme ispat etmem gerek. Az sonra kulağından tutar getiririm, dedim.

Çayın kenarından adamı takibe başladım. Koşuyordum. Her ihtimale karşı tabancam elimdeydi. Dediklerim doğruydu. Gerçi sporla ilgim yıllar öncesi kesilse de o adamı yakalayacak kadar kendime güveniyordum.

Bir ara elinde sepeti ile bir virajı aldığını görebildim, o kadar. Sonra o istikamete en az 2 km. koşmama rağmen bir daha ne ayak sesini duydum, ne de kendini gördüm, uçmuştu sanki. Aşağı indikçe hava da açıldı, güneş çoktan doğdu. Benim dilim bir karış dışarıda, pes dedim. Süklüm püklüm, kan ter içinde köye döndüm.

Ziya ağabey, muhtarın evinde, sıcak sobanın başında çay içiyor. Eşeği getirmiş sırıklarla yedi emin bile etmiş. Hatta benden o kadar umutsuzmuş ki, " Faili Meçhul” Zabıtı bile tutmuş. Bulamadım herifi, dedim.

Güldü, dalga geçmedi. Aradan yıllar geçti. Ben başka bir mıntıkaya tayin oldum. Bir gün büyücek bir köyde, kahvede sabah çayımı içiyor gazetelere göz atıyorum. Çayım yarımdı, garson kahve getirdi.

- Ben kahve istemedim, dedim.

- Arkadaş yolladı, diyerek birini gösterdi. Tipik bir köylü, tanış birine benzemiyordu. Yanıma çağırdım ve kahveyi niye yolladığını sordum.

- Bir mesele soracaktım beyim, vesile olsun diye yolladım, kusura bakma, dedi.

Anlatmaya başladı:

- Ormancılar, bir akrabamı uzun yıllar önce merkebi ile odun naklederken yakalamaya çalışmışlar, o kaçmış, yakalanmamış. Kimliği belli olursa, aradan bunca yıl geçmesine rağmen gene de hakkında kanunî takibat yapılır mı, mahkemeye verilir mi? Onu soracaktım dedi.

- Normal olarak mahkemeye intikali söz konusu ama, tabanı bir merkep odun için işi o kadar büyütülmez, ormancı arkadaşlar belki de meseleyi unutmuştur bile, dedim.

- Sağ ol beyim, korkuyordum sevindim. Bahsettiğim kişi de akrabam filan değil, bizzat bendim, demez mi.

- Nerde, ne zaman, hangi bölgede, hangi ormancılardı onlar?

- Hani, Gümüş Köyünün köprüsünden birini, puslu bir havada sabah erkenden, çaya hoplatmıştınız ya, işte o benim.

Olayı hatırlamıştım.

- Tamam, söz. Sana zararım dokunmayacak, yalnız benim gibi sportmen bir adamın elinden nasıl kaçıp kurtuldun? O elindeki sepet neydi ki, bırakmıyordun?

- Sırıklar Gümüş Köyünden A. Osman Armağan'ın evinin çatısı için geliyordu. Kendim Şahin Köyündenim. O gün başka çare kalmayınca çaya atladım, düştüm, ıslandım ve kaçtım. Elimdeki sepette yumurta vardı, hanım satarsın diye vermişti. Sepetin içi samanlı olduğu için bir kaçı hariç yumurtalar sağlamdı ve sattım bakkala. Sepeti heyecanımdan ve korkumdan bırakmamışım elimden. Ne zamanki elime battı, o zaman sepeti hatırladım. Niye yakalayamadınız: O anda benim peşimde değil siz, Türkiye’nin en hızlı koşucusu olsa beni yakalayamazdı, çünkü o sırıklarla yakalandığımda çekeceğim ceremeyi ben biliyordum. “O eşek ve sırıklar senin olsaydı, ben de seni kovalayan ormancı olsaydım, ben de seni yakalayamazdım. Bundan emin ol! dedi.

Ben kahvemi yudumlarken, kaçakçımız bu işleri çoktan bıraktığını, bir mermer atölyesinde bekçi olduğunu anlatmaya çalışıyordu.

İsa KAHRAMAN
KÜTAHYA

 

DAĞLARI BEKLEYEN (Bir fotoğraf beklerken)

(4. Gelen Anı)

Ormancılığın en önemli dalı olan " Koruma" hizmetinde yangın gözetleme görevi yapan Spil Dağı telsizcisi Ruhi Doğar’ın kızıyım.

Bundan 35 yıl önce bu görevi yapan tüm kulecilerin çalışma şartları şimdiye göre çok ağırdı. Telsiz kulesinin bulunduğu yerde su, elektrik, ulaşım için de düzgün bir yol yoktu. İhtiyaçlarımız hayvan gücüyle kuleye getiriliyordu. Annem ve kardeşlerimle her yıl Mayıs - Eylül ayları arasında babamın görev yerindeydik. Bir yandan telsiz muhaberelerini dinliyor, bir yandan da çevredeki dağlara bakıyorduk, aman başka bir yangın olmasın.

Keşif uçaklarının, helikopterlerin, yangın söndürme uçaklarının olmadığı o yıllarda, yangını çabuk ihbar etmek, söndürme işlemine bir an önce başlanması demekti.

1972 yılının yazında yine babamın görev yerindeydik. Halkı orman yangınları konusunda aydınlatmak, gözetleme ve muhaberenin önemini vurgulamak amacıyla işletme müdürlüğünce kuleye getirilen Hürriyet Gazetesi muhabiri, babamla gerekli röportaj ve çekim yapmıştı.

Ben 16 yaşında bir lise öğrencisiydim. Gazeteci elime dürbünü tutuşturup;

-Hadi senin de bir fotoğrafını çekelim, dedi.

Çok sevindim, o monoton yaşamda bir gazeteci fotoğrafımı çekecek ve bana gönderecekti. Fotoğrafları beklediğim günlerden birinde babamın telefonda hararetli ve şaşkın bir şekilde konuştuğunu işittim.

-Yok öyle bir şey ben ölsem burada işim ne, bir yanlışlık olmuştur.

Ne mi olmuştu ?

Gazetede benim fotoğraflarım yayınlanmış, başlık olarak ta; “Dağları bekleyen kız” "Babası vefat edince onun yerine elinde dürbün ormanları gözetlemeye devam ediyor, deniliyordu.

Haberin yayınlandığı gazeteyi okuyan herkes, Manisa Orman İşletme Müdürlüğüne koşuyor, yakınlarımız bize ulaşmak için yollara düşüyordu. Uzakta oturan akrabalarımız teyzemlere, halamlara, taziye telefonları açıyordu. Hâlime acımış olmalı ki Almanya 'da çalışan bir gurbetçiden evlenme teklifi bile gelmişti. Ben fotoğrafların gönderilmesini beklerken neler olmuştu neler.

Birçok kişinin öyle yap, böyle yap, (Gazeteye dava aç) diye akıl vermelerine rağmen, babam, amacını aşmış bu gazete haberi karşısında Manisa Valisi Sayın Vefik Kitapçıgil' e birlikte yanımıza gelen gazeteci Sayın Ergun Onarır'ın özür dileklerini büyük bir olgunlukla kabul etmişti.

İşini büyük bir görev aşkı ile yapan babamI emekli olduktan sonra kaybettik.

Ben mi? Babamın görevinde değil ama kazandığım memuriyet sınavıyla işe başladığım Manisa Orman İşletme Müdürlüğünde Personel Şefi olarak hâlâ (31 Yıldır) severek çalışmaktayım.

Yıllar öncesine dayanan bu anımı sizlerle paylaşmak istedim.

İLADiNE BAĞLIYIM

(5. Gelen Anı)

Ülke genelinde orman yangınlarına karşı haberleşme sistemi yenileme çalışmaları

yapılmaktaydı. Alınan yeni telsizlerin mevcut kulelere monte edilmesi çalışmaları devam

etmekteydi.

Pos Orman İşletme Müdürlüğümüzde gözetleme kulelerine cihazlar teknisyenler

tarafından teker teker monte edilmekteydi. Ancak bu işletmemizin "Karaçoban" isminde bir

kulesi bulunmaktadır ve bu kule yolu izi olmayan, yaya olarak çıkışı 6 saatten fazla bir zaman

alan bir kuledir.

Bu nedenle kuleciye bir katır bulundu malzemeler teslim edildi ve telsizin nasıl kurulacağı izah edildi, zorlanırsa haber vermesi istendi.

Bir gün sonra sistemin çalışıp çalışmadığını kontrol için Ankara'dan gelen Yangın

Haberleşme Müdürü çağrı yapmaya başladı.

"Pos'a bağlı kuleler bana cevap ver"

Bütün kuleler güzel cevap veriyor ancak Karaçoban kulesinden ses çıkmamaktadır. Bu

çağrılar defalarca tekrar edilmesine rağmen Karaçoban kulesinden bir cevap alınamamaktadır.

Nihayet Müdür; "Karaçoban kulesi sen neden cevap vermiyorsun" diye sorduğunda;

"Efendim ben iladine bağlıyım iladine" dedi.

Kısa bir sessizlikten sonra anlaşıldı ki kuleci, anteni *iladine ( sedir e ) monte ettiği için, diğer kulecilerin de kendisi gibi iladine değil de *Pos a ( Karaçama ) monte ettikleri için cevap verdiklerini zannetmişti.

Kâzım TATLI
Orman Yüksek Mühendisi
ADANA

OGEM VAKFI BÖYLE KURULDU

(YAŞATILAN ANI ÖDÜLÜ )

Sabah erkenden işe gelmiş, bir gün önceden kalan dosyaları henüz bitirmiştim. Sekreter:

-Adapazarı Bölge Müdürü telefonda, acil görüşmek istiyor efendim, dedi.

Telefonda konuşma ilerledikçe başımın döndüğünü, sinirden ellerimin titrediğini, dengemin bozulduğunu hissettim. Bu ülkede insanlar çıldırmış olmalıydı; kaçakçılarla yapılan çatışmada üç muhafaza memuru ile genç bir orman mühendisi yaralanmış, hastaneye kaldırılmışlardı. Telefondaki son sözlerimi: "Allah bu canileri kahretsin!" Çığlığını hatırlıyorum.

Hemen Bakanı aradım, ulaşmak için özel kalem müdürüne not bıraktım. Danışmanı ve özel kalem müdürü acil olarak Bakanı arıyor...

Bu esnada 25 yaşındaki genç bölge şefini, ailesini, muhafaza memurlarının yaralı hâllerini düşünüyor, durumu hayal ettikçe fenalaşıyordum.

Orman mühendisliği teknik bir görevdi. Kaçakçı takip etmek mühendise düşmemeliydi. Fakültede silah kullanma hariç, bütün teknik bilgileri verdiler. Fakat mesleğe atılır atılmaz, orman kaçakçılarıyla karşı karşıya geldik. Büyüklerimiz:

"Ülkenin gerçeği bu! Ormanı korumak için gerektiğinde çatışacaksınız!" dediler. Mühendis, silah, çatışma! Yan yana hiç gelmeyecek üç kelime!

Bakanın telefonu ile kendime geldim. Bakan Beyin birçok randevusu olduğu için Adapazarı'na bir gün sonra gitmeyi kararlaştırdık. Allah, memurlarımızı korumuştu. Hayatî tehlikeleri yoktu. Olay, teşkilatta duyulmuştu. Arkadaşlar, haklı bir infialin içindeydiler. Gene kaçakçı kurşunu... Gene yaralama... Orman Teşkilatı bu haberleri duymaktan bıkmıştı artık...

Ertesi gün, Bakan Beyle Adapazarı'ndaydık. Hemen hastaneye giderek yaralılarımızı ziyaret ettik, aileleriyle görüşüp moral verdik.

Güçlü görünmeye çalışıyordum; ama içim içime sığmıyordu. Genç bölge şefi Nadir Çetinkaya, dizinden yaralanmıştı. Uzun bir tedaviye gerek vardı. Benden, Genel Müdür olarak tek bir istekte bulunuyor, adeta yalvarıyordu:

"Efendim, beni başka bir yere ve göreve tayin etmeyin! Bu canilerle hesaplaşmam daha bitmedi!..." diyordu.

Bu idealist mühendisin durumuna bir yandan üzülüyor, diğer yandan ise bu ülkenin geleceği "ormanların, düşmanlarına korkusuzca meydan okumasından da gurur duyuyordum. İşte, riyası olmayan bir idealizm, milliyetçilik, vatanperverlik...

Yaralı muhafaza memurları Selahattin Tetik, Yaşar Yalınız ve Ahmet Açıkgöz, çeşitli yerlerinden kurşun yarası almışlardı. Hiçbiri şikâyetçi değildi. Kaçakçılara göz açtırmadıkları için pusuya düşürülmüşlerdi. Bu oyuna gelerek, kaçakçılara bir şey yapamadıkları için hayıflanıyor, acı çekiyorlardı. Yaralanmak, onlara ikinci derecede acı veriyordu. Ülkemiz ormanları böyle koruculara sahip olduğu sürece korunacak, gelecek nesillerden emanet aldığımız ormanlarımızı aynen teslim edecektik.

Üzüntü ile gurur arası, duygu yüklü olarak hastaneden ayrılırken, Bölge Müdürü görüş sahama girdi. Onu kenara çekerek bütün gerilimimi ona aktardım.

"Kardeşim, hani basın mensupları? İlin yöneticileri nerede? Orman Bakanı gelmiş, görünürde kimse yok! Adapazarı'nı ayağa kaldırmalıydın! Yer yerinden oynamalıydı! Yetmedi mi bu tevazu! Yeter!. Yeter!"

Bakan Bey, basın toplantısı yaparak ve kararlı mesajlar vererek vaziyeti bir miktar da olsa kurtardı.

Galiba biraz çıldırmıştım. Olup bitenler kimyamı bozmuş, söylediklerimi kontrol edememiştim.

Bir ormancı olarak meslektaşlarımın mütevazı eylemlerinden hep rahatsız olurdum. Dağlarda çalışırlar, milyarlarca fidan dikerler, kimseye anlatmazlardı. Kimse de bunların farkında olmazdı. Kaçakçı takip eder, çatışmaya girer yaralanır, ölürlerdi. Bir fazla ağaç kurtarmak için yangının içine atlar dumandan boğulur, yanarak can verirlerdi. Ülke için yaptıkları fedakârlıkları topluma anlatmazlar; bunlara gerek duymazlardı. Paylaşım sırası gelince de, en az maaşa razı olurlardı. Evet, ülkemizdeki mühendis grupları arasında en az ücret alanlar "Orman Mühendisleri" idi. "Ağlamayan çocuğa meme vermezler." Özdeyişi ne kadar doğru!

Derin düşüncelere dalmışken, Bakanın sesi geldi kulaklarıma:

- Abdurrahman Bey, biz bu elemanlara maddî yardımda bulunabilir miyiz?

-Hayır, Sayın Bakanım. Bırakın maddî yardımı, görev çatışması olduğu ispat edilene kadar mahkeme masraflarını bile karşılayamayız.

-O zaman bu ayıp size yeter!...

-Haklısınız, Sayın Bakanım...

Hayatımda ilk defa çok isteyip de, yapamadığım bir konunun çaresizliğini ve üzüntüsünü derinden hissettim. Meslek hayatım boyunca, tamimle mağdur meslektaşlarım için toplanabilen küçük yardımların acısını hatırladım. Mesajı almıştım. Bu vatansever ormancılar her şeye lâyıktı. Yüzlerce ormancı kaçakçı kurşunu ve orman yangınında yanarak can vermiş, görev şehidi olmuştu.

Bir kuruş mesai ücreti almadan 24 saat görev yapan bu kahraman ormancılar için ne yapılsa azdı. Çarpık bürokrasiyi aşıp, bu elemanların maddî kayıplarını karşılayarak huzur duymak istiyordum. Bu ülke için canlarını ortaya koyanların bazı ayrıcalıkları olmalıydı. Öyle bir kuruluş olmalı ki, pervasızca görev yapan, bu uğurda evlerini bile terk eden bu kahramanlara, “ben arkanızdayım; dayanın...” demeliydi. Tehlikeler içinde görev yapan meslektaşım, arkasında bıraktığı ailesinin güvende olduğunu hissetmeliydi. Uğruna fedakârlık yaptığı, kendini adadığı ormancılık mesleği dara düştüğünde ona destek olmalıydı...

Ankara'ya dönüşümde Vakıfbank müdürü OGM'nin ATM makinesinin değiştirilmesi karşılığı yüklü bir bağış teklif ediyordu. Fırsatı yakalamıştım; bu para ile OGEM vakfını kurdum.

Öncelikle Adapazarı'nda yaralanmış arkadaşlarımın ailelerine maddî yardımla başladık. OGEM vakfı günümüze kadar kaçakçı ve yangın felâketine uğramış onlarca ormancı meslektaşıma ciddi yardımlar yaptı. Bu kutsal vakıf teşkilat tarafından içtenlikle benimsenmişti; çünkü gördüğü hizmet kutsaldı. Mutluluğum büyüktü... Görevler, makamlar geçici, yapılan hizmetler sonsuz ve kalıcıydı...

Abdurrahman SAĞKAYA
Emekli Orman Genel Müdürü

İKİ DAMLA GÖZYAŞI

(YAŞATILAN ANI ÖDÜLÜ )

Yıl 1948. Tekirdağ’da Muzaffer Atakan başkanlığındaki orman amenajman heyetinde mühendis olarak çalışıyorum. Heyette, benden başka Muzaffer Etker, Ahmet Kasım, Izzet Güzeldemir, Ziya Günay, Nihat Doyran, Sait Tarlakazan …var.

Avlanmayı seviyorum. Piper marka 12 kalibre bir av tüfeğim var. Kış aylarında ve üreme mevsimi dışında diğer avcı arkadaşlarımla birlikte her pazar Tekirdağ çevresindeki dağlara çıkıp avlanıyoruz. Hafta içinde de bürodaki arkadaşlarımıza ballandıra ballandıra av hikâyeleri anlatıp, keyifleniyoruz.

O yılın yaz mesaisini Kırklareli’ne bağlı Demirköy’ün Istranca Ormanları’nda geçireceğiz. Geçen sene de bu ormanlarda çalışmıştık. Bu yıl bıraktığımız yerden devam edeceğiz.

(Orman teşkilatında çalışmayanlar bilmeyebilir. Amenajman branşı ormancılığın bir nevi kurmay bölümüdür. Orman amenajman heyetleri bir başkan ile 8-10 orman mühendisinden oluşur. Bunlar yaz aylarında o yıl için programlarına aldıkları ormanlara heyet halinde gider, çadırlar kurar, aşçı, işçi, at ve seyisleri ile birlikte bütün bir yaz boyunca ormanda çalışır, yoksa evvela arazinin tesviye münhanili haritalarını çizer, çeşitli ölçümler ve incelemeler yapar; Kışın da şehir merkezindeki büroya gelip yaz ölçümlerine ait değerlendirmeler yapar, haritalar çizer ve 10 yıllık işletme planları hazırlayıp Genel Müdürlüğe verir. Orman İşletme Müdürlükleri ve bölge şeflikleri 10 yıl boyunca bu planlara sadık kalarak ormanı işletirler. Amenajman planlarında her yıl hangi bölümlerde kaç m3 ve hangi cins ağacın kesileceği, nerelerde depo edileceği, nerelere yol, telefon hattı, yangın gözetleme kuleleri yapılacağı, hangi bölmelerde ne tür ağaçlandırma, imar, ıslah yapılacağı vb. gibi teknik ve idarî talimatlar mevcuttur.)

Evet, o yıl yaz mesaisinin zamanı geldi. Heyet hâlinde Bulgaristan sınırına yakın Istranca Ormanları’na gidip çadırlarımızı kurduk ve çalışmalara başladık.

İşe başladığımızın ilk günleriydi. Her sabah olduğu gibi bu sabah da erkenden kalkıp atıma bindim. Seyis ve işçilerle birlikte 1 saat kadar yol alıp, dün geceden harita üzerinde belirlediğim noktaya vardık. Aletimizi kurup işe başladık. İki saat kadar ölçüm yaptıktan sonra çukurca bir arazi içinde yoğun orman gülü (rododendron) ağaççıklarıyla kaplı bir alana girdik. Çok sık ve yaşlı olan orman gülleri toprağı öylesine kaplamış ki, altı görünmüyor.

Bir ara 8-10 metre ilerde yaprakların altında bir kıpırdamanın olduğunu fark ettim. Yaban domuzu olduğunu zannederek acele ile bir ağaç kütüğünün üstüne çıktım ve belimdeki tabancayı çekip, kıpırdamanın olduğu yere doğru bir el ateş ettim. Kıpırdama kesildi. Diğer işçilerle birlikte dal ve yaprakları aralayarak yavaş yavaş yaklaştık ve kıpırdayan şeyin domuz değil, yaklaşık 1 yaşında karaca yavrusu olduğunu gördük. Arka ayakları felçli olduğu için kuyruğu üstüne oturmuş, ön ayakları tir tir titriyordu. Bir ara kaçmaya çalıştı, beceremedi. Yanına oturup elimi başına koydum. Gözlerini gözlerime dikmiş adeta “beni öldürmeyin” diye yalvarıyordu. Karnı toktu. Belli ki yakın zamanda yem yemiş, su içmişti. Vücudunu yokladık, hiçbir yerinde yara izi yoktu. Belki kurşun boynuzunu sıyırıp geçmiş veya tabancanın sesinden ürküp felç olmuştu. Ne olduğunu anlayamadık. Bir ara gözlerinden iki damla gözyaşının süzüldüğünü fark ettim.

Yavru karacayı güçlü bir işçinin sırtına yükleyip, kamp yerine gönderdim. Hem o gün aldığımız tecrübe şeridinin uzun olması, hem de araya giren bu oyalanmalar ve bir eksik işçi ile çalışma yüzünden akşamın karanlığına kaldık. Tecrübe şeridinin sonlarına doğru kompasın rakamlarını, çakmak ve kibrit yakarak okuyabildik.

Gecenin alaca karanlığında kampa döndük. Arkadaşlarım yemeklerini bitirmiş sohbet ediyorlardı. İlk karşılaştığım Sait Tarlakazan’a heyecanla karacanın sağlığını sordum. Üzgündü.

- Karaca ölüyordu. Kesmek istedik ama sen kızarsın diye kesmedik. Ateşin yanına koyduk, yatıyor, dedi.

Telaşla ateşin başına koştum. Yavru karaca yerde cansız yatıyordu. Ölmüştü.

Yanına oturdum. Başını dizime koyup dakikalarca gözyaşı döktüm ve o gece yemek yemedim. Sabaha kadar da uyumadım. Ertesi sabah ilk işim, daha evvel iyi bir avcı olduğunu öğrendiğim köyün muhtarı Ramazan ağayı çağırıp, çok sevdiğim piper marka çiftem de dahil olmak üzere elimde ne kadar av malzemesi varsa hepsini bir şartla ona vermek ve avcılığa tövbe etmek oldu. Av tüfeğimi ve malzemelerimi verirken de - o tarihlerde köylülerin tarlalarına çok zarar verdiğini duyduğum - yaban domuzundan başka hiçbir canlıya ateş etmemesi için Ramazan ağaya yemin ettirdim.

0 günden sonra bir daha elime tabanca, tüfek almadım. Doğaya ve canlı varlıklara karşı olan duyarlılığım giderek arttı; zamanla da fanatik bir çevreciliğe dönüştü. Gittiğim ve görev yaptığım her yerde ve fırsat bulduğum her ortamda çevre ve doğanın korunması için kalıcı bir eser yaratmaya çalıştım.

Örneğin: Yıllar sonra tayin olup Ankara’ya geldiğimde doğal varlıkların ve canlı hayatın tahribatını önleyecek bir dernek kurmaya karar verdim. Benim gibi düşünen çoğu meslektaşlarım ve sınıf arkadaşlarım olan dostlarımla fikir ve gönül birliği ederek çalışmalara başladık.

1955 yılında Sn. Süleyman Demirel, - o tarihte DSİ Genel Müdürü idi-, Nihat Sargınalp, Hasan Asmaz, Zekai Bayer, Şükrü Er, Orhan Uzunsoy, Talat Eren, Necmi Sönmez, Hicri Aksoy, Orhan Ataman ve çoğunluğu ormancı olan diğer dostlarımla birlikte Türkiye’nin ilk doğa derneği olan Türkiye Tabiatını Koruma Derneği (TTKD.)’ni kurduk.

Çevre ve doğa ile ilgili çalışmaları uluslar arası camia tarafından da takdir gören ve 1995 yılında Birleşmiş Milletler (BM) tarafından verilen dünyanın en büyük çevre ödülüne (SASAKAVA Çevre Ödülü) sahip olan bu demekte 33 yıl aralıksız yönetim kurulu üyeliği yaptım. 7 yıldan beridir de Genel Başkanlığını yürütmekteyim.

Ve gene:

1958 yılında sınıf arkadaşım Mesut Can Kilis Orman Başmüdürü oldu. Beni de birlikte çalışalım diye yanına aldı. Kilis’e giderken içinden geçtiğim Gaziantep çevresindeki tepelerin ormansız oluşu dikkatimi çekti. Göreve başladıktan kısa bir süre sonra Gaziantep’e gidip İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nden sınıf arkadaşım olan Mahmut Tüzün’ü buldum. (Orman teşkilatında çalışmıyor, serbest ticaret yapıyordu.) Gene Gaziantepli Orman Yüksek Mühendis Muhterem Okutur ve o tarihte Gaziantep’teki Amerikan hastanesinde idare müdürü olarak çalışan ve Gaziantep’e yaptığı hizmetleriyle, sosyal faaliyetleriyle, kurduğu hayır dernekleriyle Gazianteplilerin gözdesi hâline gelen Mr. lsely adındaki Amerikan uyruklu kişi ve aynı ideali paylaşan diğer bazı doğa sever dostlarımızla birlikte el ve gönül birliği ederek, daha evvel kurulmuş olduğu halde yeterince faaliyet gösterememiş olan Ağaçlandırma Derneği’ni canlandırıp daha aktif hâle getirdik. Mevsimi gelince de valiliği, belediyeyi, askeriyeyi, okulları ve halkı da yanımıza alıp, bir ağaç bayramı düzenleyerek bugün Türkiye’nin en büyük yapay ormanı olan Gaziantep Düllükbaba Ormanı’nın temelini attık.

Düllükbaba tepelerine ilk fidanı dikerken hatıra fotoğrafları çektirmiştik. Aradan uzun zaman geçti. Bu süre içinde Gaziantep’e gitmediğim için olayları tamamen unutmuştum.

22 Mayıs 2007 tarihinde (yarım yüzyıl sonra) Gaziantep Üniversitesi ile T. Tabiatını Koruma Derneği’nin Dünya Biyolojik Çeşitlilik Günü vesilesi ile ortaklaşa hazırladıkları sempozyuma katılmak üzere Gaziantep’e gittim.

Bizi karşılayıp otelimize yerleştiren Gaziantep Şube Başkanı Or. Yük. Müh. Ali İhsan Sofuoğlu’ya yaklaşık evvelki girişimlerimizden bahsederek o tarihlerde başlattığımız ağaçlandırmanın akıbetini sordum.

Beni büyük bir şaşkınlık ve heyecanla dinleyen Başkan soruma cevap vermeden gelen arabalara bindirip, bizi öğlen yemeği için şehrin 8-10 km. kadar dışına çıkardı.

Arabalardan indiğimiz zaman kendimi yemyeşil bir cennetin ortasında buldum. Hayal görüyor gibiydim. Ali İhsan Sofuoğlu:

-İşte Sayın Başkanım, sizin 50 yıl evvel diktiğiniz fidanlar bunlardır. Burası Türkiye’nin en büyük yapay ormanı, Düllükbaba Ormanı’dır, dedi.

Şaşkındım, heyecanlıydım. Önüme çıkan bir çam ağacına kollarımla sarılarak:

-Ey ağaç! Ola mı ki, sen benim yarım yüzyıl evvel kendi elimle diktiğim fidansın, diye, sevinç ve mutluluk gözyaşları döktüm.

Arkadaşlarım bu heyecanlı mutluluk anını da çektikleri fotoğraflarla tespit etmişler.

Ankara’ya döner dönmez eski albümleri karıştırıp o tarihte ağaç bayramına ve diktiğimiz ilk fidanlara ait siyah beyaz fotoğrafları buldum ve 50 yaşındaki ağaca sarıldığımı gösteren renkli fotoğraflarla yan yana koyup duygusal ve mutlu bir nostalji yaşadım.

“Evet, geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer.”

Ölen karaca yavrusunun başını dizime koyup uykusuz kaldığım bütün bir gece gözyaşı dökmüştüm. 50 sene evvel kendi elimle diktiğim çam fidanının kocaman bir ağaç hâline geldiğini görüp kollarımla sarıldığım anda da gözyaşı döktüm. ki gözyaşı arasında ummanca fark vardı.

Biri ölen bir yavru karaca için akan hüzün ve matem gözyaşı, öbürü yıllarca evvel kaybettiği bebeğine ansızın kavuşan bir annenin hasret ve duygusallığı içinde yaşanan sevinç ve mutluluk gözyaşı.

22 bin dekar büyüklüğündeki Düllükbaba Ormanı’nda bugün sadece bir değil, sürüyle karaca ailesi ve yaban hayvanı ile çeşitli kuş türleri barınmakta ve de avcılara karşı koruma altına alınmış bulunmaktadır.

Avcılığa veda ettikten itibaren, doğanın ve canlı varlıkların korunması için verdiğim 60 yıllık emek yavru karacanın kefaret borcunu karşılar mı bilmem.

Ama: Boncuk boncuk gözlerden akan o iki damla gözyaşını asla unutmadım.

Yunus ENSARİ / Ankara
(İÜ Orman Fak. 1943 Yılı Mezunu)

BUNGALOV MERAKI...!

1993 Mart. Antalya Serik işletmesinde bir kaç aydır çalışıyorum.

Belek sahilinde ormanın yazlık bungalov evleri varmış. Personelden bir kısmı yaz ayı geldiğinde burada ailecek konaklarmış. İşletme müdürü bana buradan bahsederek;

-Yazları yangın olmasa, sahil çook güzeldir. Belki evin birini de sana tahsis ederiz, demişti.

Ben de merak ettiğim için yaz ayları geliyor bungalov evlere bir bakayım istiyordum. Arkadaşların tarifi üzerine yol ve yön hakkında kabaca bilgi aldıktan sonra, bir hafta sonu elden düşme edindiğim bir motosiklet ile yola koyuldum.

Sabah saatleri, hava çok hafif yağmur çiseliyor. Ben yaklaşık 9-10 km. lik bir mesafe için yola koyuldum.

Güzergâhım, bir kaç viraj ve düz bir sahil yoluydu. Sahili bir güzel gezdim. Bungalov evleri gördüm. Manzara mükemmeldi. Biraz da üşümüş ve yorulmuştum. Bir süre orman içerisinde dinlenme ihtiyacı hissettim."Genişçe bir çam ağacına sırtımı dayayıp soluklanayım" dedim… Hava, kararmak üzere olduğu için dinleneyim mi, dinlenmeyeyim mi kararsızdım.

Dönüş yolunda yoğun bir yağmur yağıyordu. Hava birden kararmıştı. Motosikletim de arızalanmış ve bana yük olmaya başlamıştı. İte - kaka Kadriye diye bir köye zar - zor ulaştım.

Elektrik kesilmişti. Sokakta kimseler görünmüyordu. Köyün imamı da yatsı namazını kıldırmıştı. Cemaat gitmişti. O da camiyi kilitlemek üzere idi.

İmama dedim ki;

-Ben Serik'e gideceğim, ama motorum arıza yaptı, çalışmıyor. Müsaade edersen ben sabaha kadar camide kalmak istiyorum.

Nüfus cüzdanımı veya bir kimliğimi teslim etmem ve kapıyı üzerimden kilitlemek koşulu ile camide sabaha kadar kalabileceğimi söyledi. Hemen kabul edip, nüfus cüzdanımı imama verip camiye girdim... Çok üşümüştüm. Üzerime bir kilim örtüp başıma da bir çul veren imam kapıyı kilitlerken bana; "

-Akşam üzeri bir cenazemiz oldu, sabah defnedeceğiz. Cenaze yıkandı tabutta. Dışardan gelen filan olursa, bilgin olsun, dedi.

Kapıyı kilitledi ve gitti...

İçerisi karanlık, göz gözü görmüyor. Şimşek çaktığında bir ara caminin içi ışıldıyor, o kadar...Tam bir sessizlik var dışarıda da.

Tam uykuya dalmak üzereyim bir ses...Gıcııırt- paat !... Sağa sola baktığımda, hiç bir şey yok! Uyumak istiyorum… Birden: Gıcııırt- paat ! diye bir ses daha...

Bu ne ya diyecek oldum, gözüm karşımdaki tabuta takılı kaldı...

Aaahhhhhh. Tabutun üst kapakları kilitli ama içerden zorlama ile gelen bir

ses...Gıcııırt- paat !.. gıcııırt- paat !

Eyvah ki ne eyvah!

Dilim damağımın kuruduğunu, iyice büzüşerek kilime sarıldığımı fark ettim! Kıpırdamadan tüm dikkatimi tabuta verdim... Bir süre hiç ses gelmedi.. Yanıldığımı düşündüm... Aradan 3-5 dakika geçti. Ben tekrar uyku arzusundayım...

...ve gıcıııııırrrttt- paaaaat !..

Tabutun kapakları açılı verdi! Tirtir titriyorum! Dondum kaldım...

Kendime geldiğimde öyle sıkı sarılmıştım ki...

Tişörtüm sapsarı çam çırası olmuştu...

Etrafım orman ağaçları ile kaplı, Belek ormanındayım...!

Mehmet Ali ATAMAN
Gazeteci - Yazar & Organizatör
Basın ve Halkla İlişkiler Danışmanı /ANKARA

ÇOBANIN GÖNLÜ OLSA!

Eylül 1994'te Çankırı Orman İşletme Müdürlüğüne ailevî nedenlerle tayin olmuş, dava servisinde göreve başlamıştım.

İşletme müdürlüğünde göreve başlayalı henüz bir ay gibi bir süre geçmişti. İşletme müdürü ile makamında sohbet ederken içeriye işletme lokal sorumlusu Selim adlı mevsimlik işçi girerek işletme müdürüne;

-Efendim, Orman İş Sendikası Ankara şube başkanımız lokalde işçi arkadaşlarımızla bir toplantı yapıyor. İşçi arkadaşlar da yeni bir işyeri temsilciliği seçimi yapılmasını istediler. Şube başkanımız da bu seçimde sizin aramızda olmanızı istiyor. Mümkünse sizi ve Mehmet Ali Ataman beyi lokale davet ettiler, dedi. 

Bir an durakladıktan sonra müdür bey, bana bakarak;

-Haydi gidip bir bakalım, neymiş konu', dedi.

Birlikte lokale gittik. Sendika şube başkanı ile ilk defa tanışmış olacaktım. Ben, misafir sanatçı gibi dururken, sendika şube başkanı bana dönerek;

-Mehmet Ali bey, arkadaşlar kendi aralarında karar vermişler, senin işçi işyeri baş temsilcisi olmanı istiyorlar, siz ne dersiniz? dedi.

Bir an durakladım;

-Arkadaşlar sağ olsunlar ama; ben işyeri baş temsilciliğinin ne demek olduğunu hiç bilmiyorum. Ne yapmam gerekiyor, ben bu görevle ne ile sorumlu olacağım yani? diye sordum.

İşletme müdürü araya girdi;

-Arkadaşlar çok iyi düşünmüşler. Merak etme Mehmet Ali bey, arkadaşlar bu görevi sana vererek, problemlerini senin aracılığın ile bana iletilmesini istemiş oluyorlar. Biz birlikte, olabilecek problemleri daha rahat çözeriz. Yani birbirimizi tamamlamış oluruz. Bence düşünecek bir şey yok. Sen de kabul etmelisin, dedi...

Sendika şube başkanı, işletme müdürü ve 40 işçi arkadaşın talebini geri çevirme şansım olmadığı için, peki demekten başka çare de kalmamıştı...

Aynı gün akşam üzeri, mesai saati bitmek üzere idi. Görev yapmakta olduğum dava servisinde çalışırken bir gurup işçi arkadaş önlerinde önce ki işyeri baş temsilcisi olan mevsimlik işçi arkadaşın öncülüğünde geldiler. Benimle bir hususu görüşmek istediklerini söylediler. "Buyrun, sizi dinliyorum" dedim.

Gruba öncülük eden Mehmet, söze başlayarak;

-İşletme genelinde çalışmakta olan 39 mevsimlik işçi arkadaşımızın iş akitleri bu gün askıya alınıyormuş. Başkan, buna bir çözüm bulmanı istiyoruz, dedi.

İşyeri baş temsilcisi olalı henüz bir kaç saat olmuştu... Çok üzüldüm.

“Şu şansa bak ya, daha görevi alır almaz problem başladı" diye düşündüm bir an...

-Peki arkadaşlar ben bu konuda ne yapabilirim, yapabileceğim bir şey var mı? Biliyorsunuz ben daha önce böyle bir görev yapmadığımı söyledim. Size göre benim ne yapmam gerekiyor. Bunun bir çözümü var mı? dedim.

Mehmet:

-Müdür bey isterse bu işi durdurabilir, diye düşünüyoruz. Çünkü işletmenin bizim hizmetimize ihtiyacı var, dedi.

-Bu konuyu işletme müdürümüzle konuşacağım siz endişe etmeyin, dedim.

Hemen bir kat alt katta bulunan işletme müdürünün makam odasına indim. Müdür bey de çıkmak için masasının üzerindeki sigara ve çakmağını topluyordu.

-Müdür bey, biraz önce işçi arkadaşlar geldi. İş akitleri askıya alınıyormuş. Beş ay işsiz kalacaklarmış. Bunu durdurmanın bir yolu var mıdır? Çok mağdur olacaklarını ve

İşletmemizin de onların çalışmasına ihtiyacının olduğunu söylediler. Benim işyeri baş temsilcisi olduğu gün mü arkadaşların iş hakkına son veriliyor?" dedim.

Müdür bey gülerek;

-Arkadaşım, on gün oldu, biz iş akitlerinin askıya alınacağını duyuralı. Gel sana askıdaki yazıyı göstereyim. Sen bilmiyorsun ama. Onların hepsi bunu biliyor. Kaldı ki ben de onların işe devam etmesini istiyorum, özellikle, teras, dikim ve depolarda çok ihtiyacımız var. Bunu biz bölge müdürlüğümüze de bildirdik. Maliye Bakanlığı tarafından verilen adam ay ödenekleri çerçevesinde bu arkadaşlarımızı işlendirebiliyoruz. Başka da bir yolu yok.

Elimizde hiç işçi olmadığı için her yıl zorunlu olarak kaloriferci ve bekçi olarak bölge müdürlüğümüzün oluru ile, 2-3 işçi arkadaşı vahidi fiyatla çalıştırıyoruz, dedi müdür bey.

-Peki bu vahidi fiyat ne demek müdür bey? dedim.

İnce ince anlattı bana, "vahidi fiyat" 'ın ne demek olduğunu!

İşte o esnada kafamda bir şimşek çaktı...

Servise doğru giden işçi arkadaşları, toplantı yapacağız, diye geri çevirdim. Hep birlikte lokalde toplandık. İş akitleri askıya alındığı için hepsi çook üzgün...

-Arkadaşlar, ortalama aylık kaç lira maaş alıyorsunuz? dedim.

3.500–4.000 lira olduğunu söylediler.

-Arkadaşlar, ben müdür bey ile görüştüm. Bu konu her yıl oluyormuş. Müdür bey de sizin çalışmanızı istiyor ama elinden bir şey gelmeyeceğini söyledi. Ama benim biraz da şans oyunu gibi katılırsanız size bir önerim var. Hiç bir şey kesin olmamakla beraber, isterseniz bir başka yolu birlikte zorlayarak sizlerin cebine yaklaşık aynı maaşınızın girebilmesi için bir formül oluşturmak istiyorum, dedim.

Hepsi de hemen;

-Biz her şeye varız başkan, sen ne dersen elimizden geleni yapmaya çalışırız. Bizim için bir şeyler yapabileceğine inanıyoruz.,diye destek olacaklarını söylediler..

-Peki, o zaman. Herkes yarın işine gelip devam etsin. Ama yüzde yüz bu ay maaş alacağınızı söylemiyor. Fakat alabilmeniz için elimden gelen her şeyi yapacağım. Emin olun, yarın herkes gelirken 100 lira getirsin. Bu para ile bir dayanışma sandığı kuracağız. Gerisini bana bırakın, dedim.

Hem sevinç hem de endişeli bir eda ile, yarın görüşmek üzere vedalaştık.

Sabah, önce işletme müdürünün makamına giderek, düşündüklerini anlattım. Bana destek verip vermeyeceğini sordum.

İşletme müdürü, düşündüklerimin gerçekleştirmemin çok güç olacağını, hatta imkânsız olarak gördüğünü, buna rağmen elinden geldiğince bana bu konuda -gizli olarak- destek olabileceğini, çünkü işletmenin de bu arkadaşların bir şekilde işlerine devam etmesine ihtiyacı olduğunu belirtti.

Bunun üzerine, tüm işçi arkadaşları, o sabah tekrar bir araya toplayarak; yapmayı düşündüğüm işin sakıncalarını, zorluklarını ve olmama ihtimalinin de olduğunu anlattım. Fakat ben de dahil 100 liramızı risk de olsa bu yolu bir deneyelim diye düşündüğünü söyledim...

Tüm işçiler, aralarında topladıkları yüzer lira ile, toplanmış olan 4.000 lirayı önüme koyarak:

-Tamam başkan, ne yapmak istiyorsan yap. Biz senin yanındayız, dediler...

Hemen yakındaki bakkal dükkânından bir okul defteri aldırttı m. Tüm iş arkadaşların isimlerini deftere üye olarak yazdım. Bir de tüzük yazarak.

*Orman İşçileri Özel Yardımlaşma ve Dayanışma Sandığı* adında) bir sandık kurmuş olduk...!

Aynı gün, Karatekin Matbaasında sandık adına hemen bir organizasyon için bin tane davetiye bastırdım. Davetiyenin ilkini işletme müdürüne vererek, bu işe başladığımı ve hemen Ankara ‘ya davetiye dağıtmak için gitmek istediğimi, bu nedenle de iki gün izin vermesini istedim...

Ertesi gün, yanında müsteşar Sayın Hayri Berk bey ile birlikte Orman Bakanı sayın Hasan Ekinci beyin makamında idim. Davetiyeyi sayın bakana takdim ettim. Bakan bey, davetiyeyi açtı okudu ve program ajandasına baktı...

-Sen bu sandığın genel başkanı mısın? Tebrik ederim. Demek, işveren işçi barışına katkıda bulunanları Çankırı - Eldivan Bülbül Pınarında yemekte buluşturmak istiyorsun... Aferin! Güzel bir yer, güzel bir hizmet düşünmüşsün… Ben de gelme ye çalışacağım fakat ola ki gelemezsem, mutlaka Hayri beyi benim adıma göndereceğim. Arkadaşlara selâm söyle. Olur mu? deyince, içimden "tamam. bu iş olacak..." diyerek sevinç duydum.

Ondan sonra, bakanlık, genel müdürlük ve bölge müdürlüğü üst bürokratlarına, davetiyelerini tek tek takdim ederek, sayın bakanın söylediklerini aynen aktarmayı da ihmal etmedim...

Hemen Ulus'a giderek, başta sayın bakan olmak üzere, muhtemelen gelebilecek tüm bürokratlara dernek adına günün anlam ve önemini belirten birer plaket sipariş verdim. Fakat, plaketlerin toplam tutarı bizim sandık bütçesini çok fazla aşıyordu. Buna da bir çözüm bulmak gerekiyordu. Arkadaşlardan bunun için daha fazla para isteyemezdim.

Hemen Orman İş Sendikasına giderek onları da davet edip, plaket paralarını da onlara ödettirmeyi düşündüm.

İlk ziyareti Ankara şube başkanına yaparak, durumu kısaca özetledim. Birlikte genel başkana gittik. Davetiye sini takdim ederek sayın bakanın bana dediklerini de anlatarak, içinde bulunduğum durumu özetledim.

Sendika genel başkanı, bakan beyin söylediklerinden çok etkilenmişti.

-Demek öyle dedi. Tabi kardeşim. İşçi budur işte, merak etme plaket paralarını biz öderiz. Tabi ki sen de bize de plaket vermeyi ihmal etmezsin değil mi? dedi!

-Aaa sayın genel başkanım olmaz mı, ben sizin ve şube başkanımın dışında sendikadan başka kime plâket verelim, diye de sizin görüşünüzü almak istemiştim, deyince pek sevindi!

Plaketlerin parasını da Orman İş Sendikasına fatura etmiştik...

1994 Kasım ayının ilk haftası; bakan adına müsteşar yardımcısı sayen Aytekin Mesci, Genel Müdür Yardımcıları Ramazan Çakır, Hüseyin Mülazımoğlu, Daire Başkanları, Bölge Müdür Yardımcısı Sayın Mehmet Ali Yılmaz, Çankırı Valisi, siyasi parti il başkanları, orman iş sendikası genel başkanı ve üst düzey yöneticileri Çankırı - Eldivan Bülbül Pınarında üç koyundan mamül yemekte orman işçileri ile birlikte buluştu!

Ve...39 geçici işçi arkadaşımızın beş ay aynı maşı vahidi fiyatla alarak işlerine devam edebilmelerini temin edebilmek için gerekli olan 750.000 lira vahidi fiyat ödeneğinin gönderilmesi bakan bey ile müsteşar yardımcısının oradan yapılan telefon görüşmesi ile kararlaştırıldı.

Ödeneğin gönderileceğini müjdesini orada duyan yemekte bulunan iş arkadaşlarımız ve sendika başkanımız da büyük bir sevinçle alkışladılar...

Sonuç mu?

Bakkal defteri ile kurduğumuz toplam 4000 lira sermayeli orman işçileri özel yardımlaşma ve dayanışma sandığı kuruluş amacına ulaşmıştı.

Ödenek geldi, işçiler vahidi fiyattan çalıştı...

El birliği, gönül birliği oldukça; başarılamayacak bir şey yoktur... "Çobanın gönlü olsa tekeden süt çıkarır." atasözümüz misali.

Biz de ancak; sandıktan vahidi fiyat çıkarabilmişti!

Bu organizasyonumuzun bir diğer yansıması da; Çankırı’da fidanlık işçilerinin de sendikadan aynı hakkı kendilerinin için de sağlanmasını isteyince, olan fidanlık müdürü Ahmet Kabasakal’a olmuş, İşçileri sendika aleyhine kışkırtıyor diye sürgün tayin yaptırmışlardı…

Mehmet Ali ATAMAN
Gazeteci - Yazar & Organizatör
Basın ve Halkla İlişkiler Danışmanı /ANKARA

BEN OLSAM KAÇARDIM

1968 yılı Ekim ayı sonlarında askerlik dönüşü, Dursunbey-Alaçam Örnek Orman İşletmesi, Refahiye bölgesinde, yani bugünkü adıyla Alaçam köyünde (60-70 haneli) bölge şefi refiki olarak göreve başlamıştım.

Aynı yılın Kasım ayında da, 40 yıllık eşim Gönül hanımla evlendik. Mesleğe yeni başlamış olmam ve herhangi bir birikimimizin de bulunmaması nedeni ile balayımızı (!) geçirmek üzere, işletmenin kamyonu ile Dursunbey’den, Alaçam köyüne doğru yola çıktık.

Bilhassa eşim, hayatında ilk defa bir orman köyüne gideceği, kışı orada geçirebileceği ve zaman zaman da yalnız kalabileceği için, büyüklerimiz yanımızda dedemin de bulunmasını, bir müddet bizimle birlikte kalmasını uygun gördüler. Rahmetli dedem, çiftçilik ile uğraştığı için ağacı ve ormanı çok severdi. O nedenle bu teklifi memnuniyet ile kabul etti.

Hava kararmadan Alaçam köyünün üst tarafındaki şeflik merkezine indik. Eşyaları lojmana bırakıp, misafirhanede istirahata çekildik.

Rahmetli dedemin niyeti bir hafta on gün kadar bizim yanımızda kalmaktı. Sabahleyin; o bizden 1-2 saat önce kalkıp etrafı gezmiş, köye inmiş, köylüler ile konuşmuş, ormanı ve o mıntıkaya has harikulade karaçam ağaçlarını incelemiş.

Kahvaltıdan sonra dedem bana:

"Gelin hanım evde işlene dursun seninle biraz dolaşalım „ dedi.

Dışarı çıktığımızda bana ilk sözü: "Buradan Dursunbey’e saat kaçta araba var? „ oldu.

Burada herhangi bir vasıta bulunmadığını, bölgede bulunan tek vasıta olan jeeple de, (şu anda rahmetli olan) bölge şefi Kadri Yarar'ın ormana gittiğini, haftada bir gün (Cuma günleri) erzak almak için, bölge vasıtasının Dursunbey’e indiğini söyledim. Sadece tomruk nakliyatı yapan köy kamyonlarının Dursunbey istasyonu yakınında olan orman deposuna kadar gidip oradan geri döndüklerini anlattım. Bunun üzerine rahmetli dedem;

"Sen, o tomruk kamyonları ile beni aşağıya gönder, ben oradan istasyona geçer trene biner giderim. Ayrıca; bu gelin hanım iyi bir aile kızına benziyor, ona iyi bak. Eğer; onun yerine buraya ben gelin gelseydim, sabahleyin sen kalkmadan önce, gelinlik ile yola çıkıp buradan kaçardım. „ dedi.

Dedem gibi düşünüp, 60 haneli Alaçam köyünden kaçmayan ve daha sonra da; küçük-büyük, imkânlı-imkânsız demeden, Dursunbey’den-Araca, Beypazarı’ndan-Adana’ya kadar, 40 yıldır her türlü güçlüğe göğüs gererek, benimle dolaşan, keder ve sevinçte beraber olan ve bu süre içerisinde, üç oğlumu büyütüp bugüne gelmelerinde en büyük payı olan, sevgili eşime bu vesile ile bir kere daha teşekkür ediyorum.

Ahmet Orhan ERMİŞOĞLU
Emekli Orman Yüksek Mühendisi
BALIKESİR

TÜRKİYENİN İDARESİ

1975 yılında Dursunbey Orman İşletmesine müdür yardımcısı oldum. 1976 yılında işletmemize birkaç tane hizmetli kadrosu verildi. Sınav açıp kazananları memur olarak işe başlatacaktık. O zamanlar talî elemanların sınav ve atama yetkisi işletme müdürlüklerindeydi.

Başkanlığımda sınav komisyonu kuruldu, ilanlar yapıldı. Yazılı sınav için ilkokul seviyesinde; Türkçe-Matematik-Dil Bilgisi-Yurttaşlık bilgisinden bir takım sorular hazırlayıp, yazılı sınavı başlattık. Süre sonunda yazılı kâğıtları toplayıp değerlendirmeye geçtik.

O zamanki ismi ile Yurttaşlık Bilgisi sorularından biri: Türkiye’nin hangi idare şekli ile yönetildiği sorusu idi.

Orman köyünden olduğu anlaşılan bir katılımcının cevabı; bizler ile birlikte, ülkemizi yönetmek iddiasında olan herkese örnek olacak şekildeydi:

"Türkiye üç idare şekli ile yönetilir:

1) Yiyecek bakımından buğday ile,

2) Disiplin bakımından asker ile,

3) İhtiyaç (zâtî ihtiyaç) bakımından orman ile. „

Bu enteresan cevap nedeni ile biraz zorlanarak da olsa, o kişiyi devlet memuru yaptık. Herhâlde şimdi emekli olmuştur. Sağ ise kulakları çınlasın.

Ahmet Orhan ERMİŞOĞLU
Emekli Orman Yüksek Mühendisi

KANINI ALMAK

Bizim şeflik ve müdürlük yıllarımızda sık sık toplu teknik geziler yapılırdı.

Bunlardan birisinde 1977 yılı yazında yolumuz, örnek fıstıkçamı meşcerelerinin ve dolayısıyla çam fıstığı üretiminin bulunduğu kozak yöresine düştü.

Meslek hayatımızda ilk defa gördüğümüz bu kadar bakımlı ve kaliteli fıstıkçamı ormanlarına hayran kaldık, oradan ayrılmak istemedik. Köylülerden; ağaçlara ne gibi müdahaleler yapıldığını, üretim şekillerini sorduk, pazarlama konuları hakkında gerekli bilgiler aldık. Bir sincap çevikliği ile ve tek bir sırıkla 25 metre civarındaki ağaçlara nasıl tırmandıklarını ve ağaçların üst dallarında nasıl bakım yaptıklarını görerek hayretler içerisinde kaldık.

Öğle yemeğini kumanya şeklinde ormanda yedikten ve bize ikram edilen fıstık helvasının tadına baktıktan sonra, gruplar hâlinde ağaçlar arasında dolaşırken; bazı ağaçların toprakla birleştikleri noktalarda, yani kök başlangıçlarında, balta ile gelişi güzel yaralamaların yapıldığını gördüm.

Bu yaralar; bizim ormancı olarak kesilecek ağaçlara damga ve numara vurmak için açtığımız aynalara da hiç benzemiyordu. Zaten üstlerinde de herhangi bir şey yazılı değildi. Böyle bakımlı bir ormanda, bu gelişi güzel yaralamaların bir sebebi olmalıydı.

Merakımı gidermek için yakınımdaki kooperatif üyelerinden bir tanesine, bu ağaç diplerindeki balta yaralarının sebebini sordum. O da bana başka bir soru ile cevap verdi:

"O ağaçların tepesine baktın mı? „

Hemen başımı kaldırıp yanında bulunduğum, dibi yaralı ağacın tepe kısmına baktım. Ağacın üst dallarındaki ibrelerde sararmalar açıkça görülüyordu. Merakım bir kat daha arttı. Bunu fark eden kooperatif üyesi köylü şu açıklamayı yaptı:

"Beyim; bazı ağaçlarımız çeşitli nedenler ile sıhhatlerini kaybederler, başka bir deyişle zaman zaman travmaya girerler. Bunu ibrelerin sararmaya başlamasından anlarız. Bilindiği gibi, bunun sonu ağacın kurumasıdır. İşte bu safhada elimize baltayı alıp biz devreye girer ve balta ile ağaçların dip kısımlarına gelişi güzel yaralar açarız. Yani ağacın kanını alırız. Bu hareketimiz ile ağaca şu mesajı veririz:

“Dikkat et, kendini toparlamazsan, kuruman dolayısıyla ölümün ve kesilmen kaçınılmazdır.”

Çok zaman; o ağaç açtığımız balta yaralarını tamir için, kendini zorlayarak, birtakım salgılamalar yaparak, önce açılan yaralan iyileştirir ve daha sonra da kendini toparlayarak sıhhatine kavuşur, sararan ibrelerini döker, yerine yeni ve sıhhatli ibrelerin çıkmasını sağlar. Zaten bunun tersi; ağacın kuruması ve ardından da kesimidir.

Hiç bir akademik ormancılık nosyonu bulunmayan bir orman köylüsünün bu pratik açıklaması ile 4 yıllık ormancılık eğitimi ve 15 yıllık fiilî ormancılık çalışmasa sırasında edinme imkânı bulamadığım, çok basit ancak çok yararlı birtakım bilgiler elde ettiğim için, son derece mutlu olarak Kozak fıstık çamı ormanlarından ayrıldım.

Ahmet Orhan ERMİŞOĞLU
Emekli Orman Yüksek Mühendisi

 

SİSTEMİNİN AZİZLİĞİ

Yıl 1958. Babamın aldığı bataryalı radyomuzu Of’a, radyo tamircisi Ahmet beye getirdim. O dönem kendi yaptığım oyuncaklarımın içinde, arabaların yanında oyuncak radyolar da vardı. Yaşadığım Dernekpazarı, yamaç olduğu için daha çok radyo oyuncakları yapıyordum. 15-20 mt.lik çatı antenleri yapmada zorlanıyordum. Ahmet beye gösterilen itibar hoşuma gidiyordu. Ben de radyo tamircisi olmayı çok arzu ediyordum. Babam ise:

"Hayır okuyacaksın, Devlet kasasında senin de bir anahtarın olacak, memur olacaksın!" diye ısrar ediyordu.

O günlerde pek çok öğrenci gibi ben de revaçta olan Erzurum yatılı Yavuz Selim İlk Öğretmen Okulu giriş sınavlarına katıldım. Yer; Çaykara Merkez İlkokulu. Sınav zarfını mümeyyiz öğretmen Yılmaz Kuran, sınıfın huzurunda açtı. Bir metin var. Metni yarıya kadar sessiz okudu.

“Çocuklar bu metni yazan sekreterin dil bilgisi zayıf, herhalde kelimeleri hatalı yazmış, ben doğrusunu tahtaya yazıyorum,” dedi ve yazdı. Sonra soruyu okudu; "Yukarıdaki metinde yapılan imla hatalarını düzeltiniz."

O dönem Çaykara’dan kimse Öğretmen okuluna giremedi.

Aynı yıl İsmet Yalçımak'la ayağımızda kara lastikle Çaykara ortaokuluna yazıldık. Birinci yarıyıl, karnem iyi olduğu için babam, 0 nacar kol saati (o zamanlar moda) ile tahta iskarpin hediye aldı. Onu da kamyonun kasasına binerken kuracağını kırdım ve aylarca babama söyleyemedim.

Çaykara'ya ancak kamyonla gidip gelebiliyorduk. Minibüs yok, otobüs yok veya çok seyrek, zamanı denk değildi. Kamyoncuya para vermemek için en yakın rampada atlardık. Çoğu zaman ellerimiz kanlanırdı.

1965 Baharında Çaykara Orta Okulundan mezun olduk. Babam;

"Ben seni daha okutamam, mutlaka yatılı bir okula girmelisin" dedi.

Erzincan Ziraat Mektebi, Trabzon Öğretmen Okulu, bir de yeni açılacak olan Trabzon Orman Tekniker Okulunun yatılı olduğu söylentisi vardı.

Üç okulun da sınavını kazandım. Tercihimi Trabzon Orman Tekniker Okuluna kullandım. Bu arada Erzincan'da sınava girerken kavun yemesini, Trabzon’da ise sinemaya gitmesini öğrendik. Hatta Hasan Genç arkadaşımız:

- Belki sınavı kaybederiz, bari filmleri kaçırmayalım, demişti.

Yatılı mektepte, sırtımız elbise gördü, karnımız doydu. Yavaş yavaş ‘adam gibi adam olmay’a başladık. Tertipli, disiplinli, bir alt sınıfın bir üst sınıfa selam verdiği bir ahlakla yetiştik. Yazın ihtiyarî staj yaptık, cebimiz harçlık gördü. Bu arada evlendim

Dördüncü sınıfa gelmiştim. O zaman tek olan İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesindeki Orman Teknikeri kontenjanları kaldırılmış hatta meslek okulu mezunlarının üniversite sınavlarına girmesi men edilmiş, sadece klasik lise mezunları üniversitelere alınmıştı.

Bu arada 18 yaşım doldurmadan Artvin Orman Bölge müdürlüğünde orman yolu inşaatlarında ve Taraklı Bölge Şefliğinde vekil şef olarak çalışmaya başladım. Bir de bebeğim oldu.

Meslek okullarının yaptığı mücadele sonunda fark derslerden sınava girerek klasik lise edebiyat kolu diploması almak sureti ile üniversite sınavlarına girme hakkı sağlanmıştı. Artvin Lisesinde fark dersleri vererek klasik lise diploması aldım. Üniversite sınavına girerek Adana'daki İktisat Fakültesine ön kayıt yaptırdım. Bu arada ikinci bebeğim oldu. Kesin kayıt yapamadığımdan Amasya PÇVŞ okulunda askerlik görevime başladım.

1973 Mart. Talimgâh komutanı Albay Cihan Berk, eğitim alanına gelerek cezalı tankın (!) üzerine çıkarak;

-Ulan patates çuvalları sizden bir bo... olmaz, adam olsaydınız asteğmen olurdunuz, dedi.

Yanımda bulunan Dursun Ziya Öz “Anam av… olsun doksan yaşına da gelsem bir fakülte bitireceğim, bakalım fakülte bitirme ile adam adam mı oluyor,” dedi.

Ocak 1974 Askerlik dönüşü Posof Orman Bölge Şefliğine tayinim çıktı. Giderken Ulgar dağında kara saplandık (bunu başka bir yazımda anlatacağım).

Bölge Şefi olmuşuz ama askerden gelen mühendisler muavinlik kursuna gidiyor. Eğitim sisteminin acizliğine bak, mühendis olmak istesen dahi okuyamıyorsun,

Yıl 1976. Üniversite sınavlarına girerek İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Deniz Bilimler ve Coğrafya Bölümü gece eğitimine yazılıyorum. Bu arada tayinim Çatalca İşletme Müdürlüğünün Sinekli Köyündeki Bölge Şefliğine çıkıyor.

Trenle gece İstanbul'a okumaya gidiyorum, gündüzleri de görev yapıyorum. Bu arada adını Murat koyduğumuz bir bebeğimiz daha oldu. Yıl 1977. Büyük kızım Meltem teyzesinin yanında, Bayrampaşa Orta Okuluna başladı.

Meslek okulu mensuplarının özlük haklarını iyileştirmek için Hacettepe Üniversitesi Meslek Yüksek okulundaki programa katılarak Meslek Yüksek Okulu mezunu olmaya hak kazandım. Beyazıt’da gece eğitimine devam ettiğim bölümü de 1981 senesinde bitirdim ve intibaklarımı yaptırdım.

İstanbul Bölge Müdürlüğünde çalışırken, Orman Tekniker Cemiyetinin çalışmaları sonucu; Meslek Yüksek Okulu Mezunu Orman Teknikerlerinin Orman Fakültesinde okuma kontenjanı sağlandığından, bu defa Orman Fakültesini de 1995 yaz döneminde bitirdim. 1996’da yüksek lisansa kayıt yaptırdım.

07/2000 tarihinde Bakanlık Marmara Bölge Müdürlüğünden bilirkişilik seminerine katılıp sertifikamı aldıktan sonra ormancı olduğumu ancak hissettim. 31 yıllık mücadeleden sonra yorgun düştüğüm için emekli oldum. Artık tecrübemi satıyorum.

Devletime, milletime Orman Teşkilatının manevî şahsiyetine bütün varlığım helâl

Olsun!

En derin saygılarımla,

Ali Taner AKDOĞAN
İSTANBUL

BİR VECİZE

Yıl 1986. Bolu Orman İşletme Müdürlüğü'nün, Yedi Göller ile sınır olan Ayıkaya Şefliği'nde göreve başlamıştım. Şeflikte bulunan bir kayın tabii tensil sahası her yıl Orman Fakültesi öğrencilerinin eksürsüyon gezisi sırasında gezi programına alınmaktaydı.

O yıl da, İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Profesörlerinden Burhan Aytuğ başkanlığında gelen öğrenci grubuna, arazide tabii tensille elde edilmiş kayın gençliğini ve bu güne kadar yapılmış olan çalışmalar hakkında bilgi verdim. Sözlerimi:

-Burada bizleri yetiştirmiş olan hocalarımız bulunmaktadır. Bu nedenle hocalarınızdan konu hakkında derin bilgiler aldığınızı düşünerek, onların huzurunda benim daha fazla konuşmamın zaman kaybı olacağını düşünüyorum. Atalarımızın ifadesiyle; "Usta gördün elin kes, âlim gördün dilin kes." diyerek konuşmamı bitirdim.

Oradan, Yedi Göller'e doğru giderken manzara seyir yerinde Burhan Hoca, yanıma gelerek, tensil sahasında bilgi verirken söylediğim vecizeyi çok beğendiğini, bu sözün öğrenci, hoca ortamına uygun olduğunu bunu bir kâğıda yazarak kendisine vermemi rica etti. Ben de, kendisine yazarak verdim.

O zaman insanların birbirinden öğrenebileceklerinin olduğu yolundaki kanaatin doğruluğunu gördüm.

Bahattin ERDOĞAN
Orman Yüksek Mühendisi

KİBAR KAÇAKÇI

Akçakoca Orman İşletme Müdürlüğü'nde Müdür Yardımcısı iken 1987 veya 1988 yılında bir akşam Tepe Köyü ormanlarından kaçak orman ürünü nakliyatı yapılacağına dair ihbar aldık.

Vakit gece yarısını geçip ortalık sessizleşince koruma ekibi ile birlikte köyün girişinde uygun bir yerde beklemeye başladık.

Köy, kuzey güney yönünde uzanan bir vadinin batı yamacının en yukarısındaydı. Kaçak ürün yüklü araç vadinin kayın ormanları bulunan doğu tarafından gelme ihtimali vardı. Bulunduğumuz yerden karşı yamaçtaki yolu rahatça görüyorduk. Beklemeye devam ediyorduk.

Gece saat üç olmuştu. Hâlâ bir hareket yoktu. Derken saat 3.30' a doğru, vadinin karşı yamacında araba ışıkları göründü. Artık arabanın farlarını takip ediyorduk. Bir görünüp bir kayboluyordu. Arabalar vadi tabanına inince ışıklar tamamen kayboldu.

Aradan yarım saatten fazla zaman geçtikten sonra motor sesini duymaya başladık. Biraz sonra da kamyon göründü. Aramızda 40- 50 metre kalmıştı. Kamyonun her hangi bir tarafa sapması ya da kaçması zordu. Arabadan birisi inip yanımıza geldi. Arabanın anahtarım bize uzatarak;

" Tebrik ederim yakaladınız! Benim uykum var, yatmaya gidiyorum. Yalnız motoru soğutarak arabayı götürün yoksa hararet yapıyor, ruhsat arabanın içinde. İyi sabahlar!" diyerek kamyonu bize bırakıp yürüyerek uzaklaştı.

Kaplamalık kayın tomruk yüklü kamyona gerekli yasal işlemleri yaparak depoya götürdük. Kaçakçının böylesine kibarı ile ilk defa karşılaşmıştım.

Bahattin ERDOĞAN
Orman Yüksek Mühendisi

 

SUÇLU PANİKLEYİNCE

1985 yılında o zamanki adıyla Düzce Gümüşova Orman Bölge Şefi iken, bir akşam, memur arkadaşlarla Yıldız Tepe Köyü tarafına korumaya çıktık. 

Köy bir tepenin düzlüğünde olup, tepenin etrafını dolaşan yol köye çıkıyordu.

Hizmet vasıtamız, o zaman tuzla tipi denilen bir jeepdi. Bu jeepler, far aralığının dar oluşu ile, gece diğer araçlardan ayırt edilebiliyor, şeflik aracı olduğu uzaktan anlaşılıyordu.

Virajı dönüp etrafında evler bulunan köy meydanına çıkınca, önümüze aniden çıkan traktör römorkuna çarpmamak için ani frenle durduk. Römorkun, orman ürünü yüklü olduğunu görünce inceledik. Lastikleri sıcaktı, hemen çekicisini aramaya başladığımızda köylülerin pencere perdelerini aralayarak baktığını gördük. Kısa bir araştırmadan sonra çekicinin iki ahşap yapı arasında tahtalarla kapatılarak gizlendiğini gördüm. Lastikleri ve motoru sıcaktı. 

İşin ilginç tarafı şuydu; traktörlerde bilindiği gibi traktörde 2 römorkta 2 olmak üzere 4 plaka bulunmaktadır. Bu vatandaşımız jeepi görüp panikleyince, çekicideki plakaları kopartarak sökmüş, ancak römorktakileri sökememişti. Bu da bize çekici ile irtibatlandırma imkânı sağlamıştı.

Bahattin ERDOĞAN
Orman Yüksek Mühendisi

BİR ANI

Yayladağı İşletme şefliğinde şoför olarak çalışmaktayım. Ben de bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Yıl 1981. O yıllarda İskenderun İşletme şefliği emrinde haberleşme memuru olarak Karlıktepe gözetleme kulesinde çalışıyordum.

Bir gün bölgemde bir duman gördüm. Hemen işletmeye haber verdim. Ekipler yola çıktı. Bu sırada müdürümüz de yolda. Tabi sert ve otoriter bir müdür. Bana ekibi Fırnız yolundan gönder, dedi. Ben de “hayır efendim ekipler Kömürçuhuru köyü yolundan gitsinler.” dedim.

Bu şekilde tartışıyoruz. Tehditler havada uçuşuyor. Ben, “hayır efendim ekipler Kömürçuhuru yolundan gitsinler,” diyerek kesin tavır koyunca, müdürümüz ikna oldu. Tabi ekipler yanlış giderse şöyle yaparım böyle yaparım diye tehdit geliyor. Ben kendimden emin ekipleri yönlendirerek kısa zamanda yangını söndürdük. Tabi müdür de bizzat kuleye gelerek bana teşekkür etti.

Bu anımla ilgili kulede ve diğer işlerde çalışan arkadaşlarıma tavsiyem, bulundukları yöreyi iyi tanısınlar, işlerini severek yapsınlar.

Bütün arkadaşlarıma başarılar diler saygılar sunarım.

Bekir ALEV

TOMRUKTAKİ KAN…

Ormancılığın bir kolu olan orman endüstrisi bir dönem ORÜS sayesinde tüm hızıyla çarklarını Anadolu'da döndürüyordu.

Ben Orman Endüstri Mühendisi olarak Ordu Akkuş ilçesindeki ORÜS (Orman Ürünleri Sanayi Kurumu) İşletme Müdürlüğünde, bir başka deyişle Devlet Kereste ve Parke fabrikasında görev yapıyordum. Bana göre oldukça ilginç bu anıyı paylaşmak istedim.

Akkuş, çok verimli doğu kayını (Sugus orientalis) ormanlarının bulunduğu bir ilçedir. İklimi de Karadeniz bölgesinde olmasına karşın Erzurum ayarında, kar yağışı alan geçiş iklimine sahip bir coğrafyadadır. Sert ve bol kar yağışlı kışlar hüküm sürer. Kasım-Mayıs ayları arasında Akkuş, beyaz gelinlik gibi örtü ile kaplıdır hiç abartmasız.

İşte bu ortamda 01.11.1991-14.02.1997 tarihleri arasında görev yaptım. Akkuş’ta en uzun süreli görev yapan ormancılardan sayılıyorum. Aktaracağım anı, başta da belirttiğim gibi sanırım 1995 yılında geçiyor olmalı.

Akkuş Kereste Fabrikası Üretim Şefiyim. Özelleştirme süreci sürmekte ve benden başka teknik eleman yok. Bir de Fabrika Müdürü Niyazi Temel var.

Üretim ofisindeyiz. Saat 15:00 civarı. Fabrikada kontrollerimi yapmışım, her şey yolunda. Tomruklar şeritlerde biçiliyor, buharlama fırınları düzgün çalışıyor, buhar kazanı iyi durumda, liftraklar sahaya kereste taşıyor, parke atölyesi tam randımanla devam ediyor, mamul ambarı normal seviyesinde-kısaca fabrikada durum iyi.

Ofıste çay içiyoruz ve l.imalat tabir edilen ana üretim yerini seyrediyorum.

ORÜS Fabrikalarında üretim yerlerindeki ofis yüksek tavanlı imalathanelerin tavanına yapışıktır, yüksektedir. Bu nedenle, tüm imalathane şef ve ustabaşı tarafından görülür. Aksayan bir duruma hemen müdahale edilebilir. İşçiler de izin v.s. durumlarında ofiste amir varını yok mu, rahatça görebilirler.

Bu ortamda iken birden "Orta Şerit Testeresinde" bir hareketlilik gördüm. Buradaki işçiler ve diğer tezgâhların işçileri orta şerit tabir ettiğimiz tezgâha yöneliyorlardı. “Eyvah dedim”, bir kötü durum var, iş kazası v.s. durumlar aklıma geldi. Hemen o dönemki fabrika ustabaşım Akkuş-Çaldere Köyünden Abdullah Gül ile birlikte (şimdi Ünye'de ikamet etmektedir ve emekliliğin keyfini sürmektedir) merdivenlerden aşağı inerek orta şerite koştuk. İşçiler, özellikle orta şerit ustası Ahmet Bolat (Fatsalı) gülüyordu. Ben Ahmet'e bir şey oldu kaza v.s. diye içimden geçirirken oradakilerin gülümsemesi beni garip duygulara itmişti. Bir baktım, işçilerin ellerinde 5-6 adet sansar yavrusu var. Hayvancıklar kış uykusundan uyanmışlar ve mahmur-mahzun durumdalar.

Ana makine olan 1600 şerit bir kayın tomruktan kalın kapak almış, orta şeride göndermiş, orta şeritte bu kalın kapağı ince tahtalara biçerken, ilk tahtayı alınca kan görmüş Ahmet Bolat, bir sansarın sırtını kesmiş testereyle ve benim gördüğüm manzara oluşmuş.

Ormanda içi kovuk bir ağacın içine giren sansarlar, ağaç kesilip tomruk oluyor, kamyona yüklenip fabrikaya getiriliyor, üretime veriliyor, bu süreç birkaç günde oluyor ve şeritte kesilirken uyanıyor hayvanlar. Sansarların bir tanesi öldü ama diğerleri kurtuldular.

Kurtulan sansarları ormana bıraktık.

Hepimize bir mola olmuştu bu olay. Hem sansarların bir tanesi dışında kurtulduğuna hem de bu olayda bir kaza bela olmamasına sevindik. Hepimiz değdik duygularla tekrar işimizin başına döndük. 

Can Hayat ÖZYURT
Orman Endüstri Mühendisi
Ankara

ÇADIR DİREĞİ

Bu anım 1992 kışında geçti.

ORÜS Akkuş Fabrikasında çok yeniyim. Hatta en yeni mühendis benim. Can Bayat Özyurt (Ordu-Mesudiye), Hüseyin USTA (Samsun-Yakakent), Orhan Maral (Ordu-Ünye), Hasan Aydın (Trabzon) mühendis arkadaşlar var. Müdür Yardımcısı Niyazi Temel (Gümüşhane-Kürtün) ve Fabrika Müdürü Ali Osman Dervişoğlu (Gjresun-Bıılancak) görev yapıyoruz. Tarihinde hiç bu kadar kalabalık olmamış Akkuş ORÜS. Zaten bir süre sonra bu kadro da bozuldu ve özelleştirme ile bitti.

Bilindiği gibi 1992 kışında Erzincan'da büyük deprem felaketi yaşandı. Tarihi hatırlamıyordum, bu anıyı kaleme alırken internette araştırdım, 13 Mart 1992 imiş depremin tarihi.

Deprem ülke gündemine oturdu. TV başında izliyoruz, üzülüyoruz, insanlar o soğuk ve kışta dışarıdalar.

Akkuş'ta da kış tüm haşmetiyle hüküm sürmekte. Abartmasız 2 metre kar var. Zaten fabrika çalışmıyor. Bu mevsimde Ocak-Şubat revizyonu, yani bakımlar yapılıyor. Geçici işçilere çıkış veriliyor. Kadrolulara yıllık izinler kullandırılıyor. Yazın tam vardiya çalışılıyor.

Genel Müdürlükten Bolu'dan faks geldi akşam. Yaklaşık 40 m3 çadır direği imal etmemiz isteniyor. Normalde mümkün değil. Akkuş ve tomruklar kar altında, tomruklar donmuş vaziyette. Ayrıca işçilerin kimi izinli, birçoğuna çıkış verilmiş (Geçici işçiler mevcuttu o dönemde). Personelin bir kısmı İstanbul'a gitmiş, kimi köylerde, cep telefonu yok, zaten çoğunda normal telefon da yok.

Elektrik; Akkuş’ta bir var bir yok. Görev yapanlar bilir Akkuş’ta çok sık elektrik kesilirdi o zamanlar. Gün içinde 20 30 kez gidip geldiği olurdu.

“Emir demir”dir, misali, fabrikadan personel bizler çarşıya indik, ustabaşı Abdullah Ustayı bulduk, kahvelerden birinde. Olayı anlattık, işçilerden ne kadar toplayabilirsen bir liste yap, dendi kendisine.

Ertesi gün cumartesiydi. Akkuş’un haftası, yani pazarı kuruluyordu.

Abdullah Usta, ulaştığı işçilere durumu anlatmış, bu kutsal bir görevdir, depremden zarar görenlere bizimde bir faydamız olsun, fabrikamızı, amirlerimizi, Akkuş'un adını zor durumda bırakmayalım, yüceltelim, demiş. İşçilerle işbaşı yaptık.

Fabrikamızın iş makineleriyle kar temizlemeye, tomrukları çıkartmaya orman işletmesinin greyder ve dozerleri, belediyenin dozeri Karayollarının greyderinin de yardımları ile tomruklar ortaya çıkarıldı, fabrika içi yollar açıldı. Fabrika üretim yapabilecek hâle getirildi. Greyderlere biz mühendisler operatörlerin yanına binerek onlarla birlikte karanlıkta kar mücadelesi yapıyorduk.

Ve sabah olunca üretime başlamaya hazırdı fabrika.

Az bir rakam gibi gelebilir 40 m3 çadır direği. Nedir ki? Denebilir. Ancak çadır direğinin bir ölçüsü ve standardı var. Oldukça düzgün ve kaliteli olmalıdır. Çadırın ayakta kalması bu direğe bağlıdır. 40 m3 çadır direği imalatı bizlerin 3 gün çalışması ile başarıldı. O şartlarda bunu başarmanın verdiği müthiş duyguyu ben yaşadım.

Üretilen direkler, iki kamyona yüklenip Erzincan'a gönderilince işi bitirmenin mutluluğunu yaşadım."Çadır Direkleri"yle büyük bir işi gerçekleştirmeye benim de bir katkım olduğu için ve çok gururlandım.

Can Hayat ÖZYURT
Orman Endüstri Mühendisi
ANKARA

KAYINA KAZINAN İSİM

Akkuş ORÜS Kereste ve parke fabrikasında geçiyor bu anım.

Ormancıların iyi bildiği husus; kayın tomruklar çatlamaması ve ardaklanmaması (bir zararlı mantar türü) için su dolu büyük havuzlarda tutulurlar. Havuzun dışında kalan tomruklar bile bozulmasın diye yağmurlama ile sulanırlar. Burada amaçlanan kayın tomruğun LDN (Lif Doygunluğu Noktası) olan %28 in üzerinde tutulmasıdır. Benzetirsek buzdolabına yemeklerin bozulmaması için koymamıza benzer bu işlem.

1996 yılının yaz aylarındayız. Tomruklar havuzdalar, oradan alınıp imalata veriliyor. Sık sık havuza gidiyorum, tomruk seçtiriyorum.

Öğlen borusunun çalmasına az kalmıştı. (Akkuşta; sabah 07:00 öğlen: 12:00-1 3:00 ve akşam 17:00 de bir de Ramazan aylarında iftar ve sahur vakitlerinde fabrikanın borusu çalar ve tüm Akkuş ve köyleri bu sese kulak verirdi.)

Havuz başı civarından dönerken fabrika idarî binasında görevli muhasebe memurumuz Mesut Güllü'ye rastladım. Mesut Bey Akkuşlu idi. O tarihte 45-46 yaşlarında idi. Ben de 30 yaşında idim. Sohbet ederek yavaş yavaş havuz boyunca yürürken birden Mesut Bey durdu, şefim baksana şu tomruğa dedi. Eliyle bir tomruğu gösterdi.

Baktım havuzdan dışarı taşmış bir irice bir kayın tomrukta Mesut Güllü yazısı ve şimdi hatırlayamayacağım bir tarih kazılıydı. Mesut Bey muhtemelen 10 yaşlarında-ilkokulda iken- Akkuş ormanlarında bu kayın ağacına ismini kazımış ve tarih atmış, birçoğumuzun yaptığı gibi. Bu ağaç gün olmuş, harman olmuş, büyümüş, çap yapmış, kesilmiş, tomruk olmuş, fabrikaya gelmiş, havuza girmiş. Mesut Bey ve ben yıllar soma bu tomruğa rastlamıştık.

Dünya ne kadar küçük ve ne büyük tesadüflerle dolu, diye düşünürken öğlen borusu çaldı.

Hep birlikte yemekhaneye girdik.

Can Hayat ÖZYURT
Orman Endüstri Mühendisi
ANKARA

ORMANCILIK ANILARIM

Ormancılıkla birlikteliğimiz elli yıla yaklaştı.

İstanbul Orman Fakültesine 1958 yılı girişliyiz. Birinci sınıftan itibaren, özellikle yaz aylarında oldukça iyi ücretlerle istediğimiz işletmede çalışma imkânı tanınmıştı. Mezun olmadan çeşitli bölgelerde ona yakın işletmenin muhtelif şefliklerinde çalıştım.

Çalıştığım bölgelerin setlerinin büyük çoğunluğu orman mühendis muavini veya orman teknikerleri idi. Mühendisler işletme müdürlüğü veya muavinliği, amenejman kadastro ağaçlandırma gibi alanlarda çalışıyordu.

Demokrat Parti iktidarının ikinci dönemi sonuydu. Fakir orman köylüsü iş bulamıyor, geçim sıkıntısı çekiyordu. Kaçakçıların aradığı bir ortamdı. Biraz da politikacıların cesaretlendirmesiyle ormanlarda büyük bir talan vardı. Bu dönemin tüm teknik elemanı ve orman muhafaza memurları canları pahasına ormanları koruma savaşı veriyordu. O dönem ormancılarının yaşayanlarını saygı, ölenlerini de rahmetle anmak bu neslin görevidir.

Liseden iyi derece ile mezun olmama rağmen ve talep ettiğim hâlde burs alamamıştım. Orman Fakültesini burs imkânı olduğu için tercih etmiştim. Fakülte dekanı ile yaptığım görüşmeden bir sonuç alamadım. Merhum Tarım Bakanı Nedim Ökmen'e bir mektup yazarak haksızlığa uğradığımı, burs verilmediği takdirde tahsilime devam edemeyeceğimi bildirdim. On beş gün sonra telgraf emri ile burs verildiği tebligatını aldığımda şaşırmıştım! O günkü şartlarda mektuplar Ankara'ya on beş gün içinde ulaşıyordu. Hiçbir bürokratik engele takılmadan, bir talebin kısa zamanda cevaplanması, günümüz bürokratına örnek olması için her zaman anlattığım tatlı bir anımdır...

Mezun olunca Artvin'in Murgul İşletmesi’nde bir süre Mühendis olarak çalışmış sonra da Arhavi Bölge Şefliği'nde görevlendirilmiştim. Merhum Trabzon Baş Müdürü Sadık F. Ethemoğlu her Artvin'e geçişinde yol üzerindeki Arhavi Şefliğine uğrardı. İlk memuriyetim olduğu için her konuda öğüt verir, yaptığım işlerle alakalı sorular sorar, yanlışlarımı düzelten bir öğretmen gibi davranırdı.

Bir gün uğradığında sabahın erken vaktiydi, mesai başlamamıştı. Dairenin üstünde kaldığım lojmanın kapısı çaldı. Şoförü Baş Müdürün beni beklediğini söylemişti. Daire kapalı, görevli memurlar yoktu. Alelacele indim ve hoşbeşten sonra konuşmaya başladı:

" Bir ormancının üzerine güneş doğmaz. Her zaman güneş doğmadan kalkmalı. O gün yapacağın işleri planını yapmalısın. Bu meslekle mesai saati yoktur. Sen gece gündüz görev başında olmalısın ki, dağdaki memurlarında seni örnek alarak çalışsınlar."

Mesleğin her kademesinde çalıştığım sürece bu öğüdü aklımdan çıkarmamaya gayret ettim.

Bir başka gelişinde bölge kâtip mutemedi Osman Aslan'ı odama çağırdı. Üzerindeki avans ve sarf evrakını getirmesini söyledi. Kâtibin eli ayağı titriyordu. Çünkü birkaç gün önce avansından bir kısmını ben almış ve ihtiyaçlarım için harcamıştım. Nasıl olsa aybaşı yakındı, maaşımla borcumu kapatırım diye düşünmüştüm.

Kâtip avans hesabıyla benim aramda titrerken, rahmetli de kalan nakit parayı sayıyor, defter ve diğer evrakları inceliyordu. Çarem kalmamıştı.

"Açık olan miktarı kendi ihtiyacım için ben aldım, aybaşı kapatırım." dedim.

Elindeki tüm evrakı fırlattı ve bana:

" Bu senin yaptığın zimmettir. İyi niyetle yerine koymak üzere yapsan bile ihtilastır. Bunun cezasının iki yıldan başladığını biliyor musun?" dedi.

Elimi sıkmadan arabasına binerek hırslı bir şekilde bölge şefliğini terk ettiğinde savcılığa giderek beni ihbar edeceğini sanmıştım!

Aybaşından sonra tekrar uğradığında borcumu kapatmıştım. Daha yumuşak ifadelerle yaptığım işin ne kadar yanlış olduğunu anlatmıştı. Rahmetliden aldığım ikinci ders; devlet parasına asla el sürülmemesiydi...

Askerlik dönüşü. Göle işletmesinin Karınca düzü şefliğine tayin edildim. Mühendislere yevmiye ile çalışma imkânı sağlanmıştı. Emsalimiz memurların aylığının üç dört katma varan iyi ücretler alıyorduk.

Yapacağımız bir yıllık birikimle İstanbul, Ankara'nın en iyi semtlerinde daire sahibi olmak mümkündü. Ben bu ücret sisteminin uzun süre devam edeceğini düşünüyor, kazancımı lüzumsuz yerlere harcıyordum.

Mücavir şef İbrahim Kızılören:

"Bak arkadaş çeşme her zaman böyle akmaz, bu mahrumiyet yerinde para harcayacak çok az yer var. Tutumlu olmalısın." ikazında bulunmuştu. Ama ben kulak asmamıştım. Nitekim kısa bir süre sonra yevmiyeli mühendis çalıştırma uygulamasına son verilmişti. Daha sonraki yıllarda bir birikimim olmamış, emekli olduktan sonra da yıllarca kirada oturmuştum.

1998 yılının sonbaharıydı. Vekâlet ettiğim Kılıçboğazı bölgesinin Kürsüne köyüne ihtiyaç tespiti için gitmiş, gece orada kalmıştım.

İşimi bitirmiş ertesi gün öğle vakti bölge merkezine dönmek üzere tek başıma atıma binerek yola kovuldum. Altı km.ye yakın yol almıştım ki, havada bir kararma, sis, rüzgâr, yağmur başladı. Civarda sığınacak bir yer olmadığından, atımı daha hızlı sürerek bir an önce bölge merkezine gitmekten başka bir çarem yoktu. Bir süre sonra rüzgâr daha da şiddetlenmiş, fındık büyüklüğünde dolu yağmaya başlamıştı. Ormanın en sık olduğu yere sığındım. Attan indim, dizgiye sıkıca yapışarak beklemeye başladım.

Orada beklerken rüzgâr daha da şiddetlenmiş, gök gürültüsü, dolu şakırtısı, şimşek parıltıları, sanki kıyamet kopuyordu... Etrafıma bakınmaya çalışırken iki yüz metre uzağımdaki ağaçların, bir iki ağaç boşunda şerit halinde devrildiğini görünce donmakta olduğumu sanmış, ellerimi ısırmaya başlamıştım! On dakika sonra fırtına dinmiş, açık alana çıkmıştım ki, hayal görmediğimi, kilometrelerce ormanın bir şerit halinde devrildiğini gördüm. Devrilen o şerit içinde kalmadığım için şanslıydım. O yıl yüz bin m3 civarındaki rüzgâr devriğini istihsal etmiştik.

Devrilen ağaçların yılı içinde ormandan çıkarılması gerekiyordu. Fakir orman köylüsü için hiç ummadıkları bir anda iyi bir iş kapısı açılmıştı. Taşıma için yol yok, olanın da sanat yapısı ve üstyapı noksanlıkları vardı. İdarenin makine parkı sınırlı olduğundan, her yere yetişemiyor, amele gücü ile yeni yollar inşa ediliyordu.

Üçüncü ordunun bir bölümü tatbikat için arazideydi. Dozerleri, greyderleri, loderleri, kamyonları askeri görevlerini yerine getirmiş, park edilen yerlerde boş duruyordu. Tatbikat komutanı tuğgeneral rütbeli Paşadan gerekçelerini de anlatıp ihtiyacım olan makineleri talep ettim. Anında, yanındaki Albaya talimat verişini hâlâ unutamam! Albay, ihtiyacım olan makinelerin tümünü operatörleri ve vakıflarıyla emrime vermişti. Makineler iki ay gibi uzun bir süre emrimde kalmış, üretim yolları dışında köylüleri mahalle yollarını ve çakıllanması işini de bitirmiştim.

Albay, benden garnizon ihtiyaçları için On m3 tomruk istemiş, verip veremeyeceğimi sormuştu? Âmirlerime sormadan "derhal" demiştim. Beş cemse tomruk yüklenmiş, garnizona ulaşmıştı. Kalan beş cemseyi aldıklarında biri Oltu civarında yuvarlanmıştı. Oranın ormancıları tomruklara ve cemselere el koymuş, konuyu Erzurum Baş Müdürlüğüne intikal ettirmişlerdi.

Erzurum'a çağrıldım. Merhum Baş Müdür Refik Tonguç, Müfettiş Fazıl Gürengene, Baş Müdür Muavini Osman Yılmaz Karaosmanoğlu tarafından sorgulandığımda, hadiseyi açık bir şekilde anlattım.

Ertesi gün bölge kayıtları, arazideki işler mahallinde tetkik edildi. Yapılan işlerle ilgili bir ödeme olup olmadığına bakıldı. Hiçbir ödeme yapılmamış olduğu tespit edildikten sonra Osman bey, bana şöyle demişti:

"Yaptığın işler karşılığı bir samsun sigarası menfaatini tespit etseydik, yanmıştın! Bundan sonra da amirlerinin haberi olmadan bu gibi riskli işlere girme. Başın beladan kurtulmaz."

Orman köylüsü tarif edilmez bir fakirlik içindeydi. Üreteceği üç beş ağaç geliri ile geçimini sağlamak mecburiyetinde kaldığı için, keseceği ağaçları damgalatmak için her gün daireye gelip gitmekten yorulmazdı.

Bir kış günü mühendis arkadaşım Sami Özkırşehirli ile "Vağver" köyüne gidiyorduk. Şiddetli bir tipiye yakalandık. Kızağı çeken atlar yollarını bulmakta zorlanıyordu. Donmaktan zor kurtulduk. O gece köyde konakladık. Ertesi gün damgamızı yaparak bölgemize salimen dönmemize rağmen, bir süre sonra bitlendiğimizi anlamış ve şaşırmıştık!

Görevlerine son derece bağlı orman memurları sardı. Allahuekber dağının yaylalarında sabahlayıp, orman kaçakçılarını yakalayan, sabahın erken vaktinde teneke süzgeçlerle fidanlıktaki yastıkları sulayıp fidan yetiştiren, yetiştirdikleri fidanları büyük bir zevk ile arazide diken memurları hiçbir zaman unutamam...

Tayinimden önce Çarşamba'da görev yapan bir şef arkadaş iki bacağından vurulmuş, bir diğeri de sinema balkonundan atılmıştı. Orman kaçakçılığı, memurların gözü önünde yapılıyor, siyasilerce de himaye ediliyordu. Memurların gözü yılmıştı. Ne yapacaklarının şaşkınlığı içindeydiler...

Ramazan ayı idi. İftara oturmuştum. Evimin önünden eski model bir kamyonu kayın tomruğu yükü ile geçerken fark ettim. Kaçak olduğu belli idi. koşarak kamyona tırmanmaya çalışırken muavinin bir tekmesi ile yere yuvarlandım. Plakasız olan kamyon kaçmıştı. Kamyon sahibi ile muavinin kimliğini tespit ederek davacı oldum. Çarşamba ceza hâkimi Samim Alaçam da benim gibi yeni tayin olmuştu. Onun kimlikleri tespit ederek davacı olduğum kaçakçı şoför ile muavinini tek celsede birer yıla mahkûm ederek tevkif etmesi, kaçakçıların gözünü korkutmuş bizi de rahatlatmıştı.

Ormandan açtığı tarlasına çeltik eken köylünün mahsulüne el kovarak, müsaderesi için mahkemeye başvurmamın ezikliğini hâlâ taşırım!

Kadem Şahinbaş okuryazar değildi. Bekçi kadrosunu nasıl alındığını hiç sormadım. Yol inşaatı, ağaçlandırma üretiminde çalışan iki yüze yakın işçinin puantajanı ezbere tutar, onların kontrolünü yapar, her gittiğimde bana tekmil verirdi.

Akpınar serisindeki açık alanların ağaçlandırılması yapılmış, çam fidanları artmıştı. Benim yokluğumda artan bu fidanları, kapalılığı bozuk bir kayın bölmesine dikmişti. Fidanları zayii etmeden dikmesini övünerek anlattığında olan olmuş, benim yapacak bir şeyim kalmamıştı. Rahmetli "İsmail Bursalı" Baş Müdürümüzdü. Geldiğinde bu bölmeyi görüp mühendisliğimle alay etmişti... Genel Müdür Muavinliğimde, ne olduğunu merak ettiğim bu ormana gittiğimde çam-kayın karışımı bir orman olduğunu gördüğümde keyiflendim.

Tarık, Artvin Karadeniz Ereğli İşletme Müdürü, ben de muaviniydim. Rahmetli, sabah başlar, gece yarılarına kadar içki içerdi. Onu tanımayan nasıl memuriyet yapabildiğine şaşardı! Çok ince ruhlu, zeki, dürüst bir ormancı okluğunu bir iki ay içinde anlamıştım. Hiç daireye uğramaz, bekâr evinden çıkar çıkmaz, kendini ormana atardı. Her bölgenin işini aklında tutar, ödenen hak edişleri, depolara indirilen tomrukların miktarını, sınıflarını ezbere günlük olarak bilirdi.

"Toplu üretim" Genel Müdürlüğün politikası idi. Bu, daha fazla üretim ve para demekti. İyisi, bozuğuna bakılmadan kayın, meşe baltalıkları tıraşlanıyor, hızlı gelişen ibreli yabancı türlerle ağaçlandırılıyordu. Öyle ileri gidilmişti ki yapraklı bozuk koru ormanları, hatta seçme işletme sınıfında bile tıraşlama yapılıyordu. Ben bu uygulamaya karşı idim. Bu yüzden rahmetli ile aramız açılmış, Mudurnu İşletmesi Müdürlüğüne tayin olmuştum. Burada da aynı uygulamanın seçme işletme sınıfına ayrılmış ormanlarda yapıldığını görünce, hayretler içinde kalmıştım!

Orman köylüsüne kanunî hak olarak verilen yakacak ve yapacak ihtiyaçları, sonbahar mevsiminde verilirdi. Düzce'de seksen civarında hak sahibi köy, bir ay süre ile ormana salınırdı. Görevliler, ihtiyaçların kuru devriklerden karşılanması tembihini yapar, çıkışlarında da kontrol ederlerdi. Orman sanayinin yoğun olduğu Düzce'de kaçakçılar, organize olarak sonbaharı bekler, ihtiyaçların büyük bir bölümü çeşitli sanayi tesisine pazarlanırdı.

 

Aksu şefi Doğan Subaşı ile köylünün dikili ve yaş ağaç kesmemesi için 10 kişilik bir grubu ikaz ediyorduk. Arkamızdan gelen akrabalarının baltalı saldırısından canımızı zor kurtararak oradan kaçışımızı hiç unutamam...

Orman Genel Müdürü merhum Cavit Dinçel, liberal görüşlü atak bir ormancıydı. Devlete ait makinelerin yetersiz olduğu durumlarda, her türlü iş makinesini kiralık çalıştırabiliyorduk. Makineleri saat ücretiyle çalıştırıp, yaptıkları işi km. m3'e tahvil ederek hak edişlerini ödüyorduk. Amir memuruna, memur da amirlerine güveniyordu. Herkesin birbirine itimadı vardı.

Aydınpınar bölgesinin bir serisinde rüzgâr devriği olmuştu. Devrilen kayın ağaçlarının ardaklanmadan üretimi için altı km.lik yolu acil inşa etmemiz gerekiyordu. Makine bulamıyorduk. Bulduğumuz müteahhit, Ankara'dan getireceği dozer için, nakletme avansı talep etmişti. Mevzuata göre avans imkânı yoktu. Bölge şefi Akın Şenyılmaz'a bir km. yolu inşa etmiş gibi hak edişe bağlamasını, bedelini de müteahhide vermesi talimatını verdim. Hiç itiraz etmeden dediğimi yapmış parayı ödedi. Makine gelmiş, başlayacağı yere varmadan dereye uçmuştu. Dozeri, işe başlatmadan benim de tayinim çıkmaz mı!

Tayin emrimi bir km.lik yol tamamlanmadan tebellüğ etmemiş, Akın'ı rahatlatmıştım.

Hükümet değişikliği olmuş, Orman Bakanı Milli Selamet Partisinden Sayın Sabahattin Savcı olmuştu. Gözümüzün alışık olduğu iş takipçileri anında yok olmuş, yerlerini "Allah'ın selameti üzerine" olsunla selam veren şalvarlı, takkeli, sakallı tipler almıştı. Memurun da değişikliğe ayak uydurması uzun zaman almadı. Lokallerden içki şişeleri yok edilmiş, namaz kılma yarışı başlamıştı... İşletme lokalinde hiçbir değişiklik yapmamıştım ve Sayın Savcı'yı öyle bir lokalde ağırladığımın tanığı, Orüs müdürü Selahattin Turhal'dır. Bakanın hoşgörüsünü daima saygı ile anarım...

On iki Eylül müdahalesinde Zonguldak Baş Müdürü Muaviniydim. İhbarların sonu yoktu. Bir ihbar da benim hakkımda Valiliğe yapılmış, şu iddia edilmişti:

"Orman müteahhitlerinden, kooperatiflerden, çalışanlarından para toplayıp, bu paraları tutuklu bulunan merhum Alparslan Türkeş'in kurtulabilmesi için partiye gönderiyor !”

Baş Müdür Sayın Hüsamettin Akkök'ün kefaleti ile bu iftiradan sıyrılabilmiştim.

Ormancılığın saygın duayeni Ömer Özen dönemin Genel Müdürüydü. Her göreve geldiğinde memurların yerlerini değiştirmesi ile ünlüdür. Yaşına göre çok çalışkan, yerinde duramayacak kadar faaldi. Bütçede ödeneği bulunmayan üç bine yakın toplu koruma merkezi binasını bir yıl gibi kısa sürede inşa ettirecek kadar gözü pek, babacan bir insandı...

Aramızın iyi olması. Amasya'ya tayinime engel olamamış, memleketine almakla, ödüllendirildiğini! düşünüyordu. Merzifon Kara Mustafa Paşa köyüne hazırladığı mezarım arkadaşlarına göstermek için uğramıştı. Bölge Müdürü merhum Rıfat Bilici ile onları mezarlıkla bulduk. Akrabalarına yapılacak işlerle ilgili talimatlar veriyordu. Rıfat Bey bana döndü:

"Cemal Akın genel müdürümüzden istirham edelim, öldüğümüzde bu mezarlığa defin edilmemize izin versin" deyince, isteğinde ince bir mürailik algıladım.

“Rıfat bey, dedim. Sayın Üzen'in sağlığında tayin ve emirlerinden bıktım. Hiç şüphen olmasın ki kaza ile cennete gitsek öteki âlemde bizi cehenneme tayin eder, yerinde durmaz, bize orada da emirler yağdırır. Ben istemem! Sen istiyorsan kendin söyle" dedim. Gülüşmemizin sebebini sorduğunda, konuşmamızı olduğu gibi aktardığımda çok memnun olmuştu. Her ikisine rahmetler diliyorum.

Amasya'dan sonra genel müdür muavinliğine tayin olmuştum. İsteğim dışında bir tayindi. Merkezi istemiyor, uyum sağlamada zorlanacağımı düşünüyordum.

Tarım Orman ve Köy işleri bakanı Hüsnü Doğan'dı. Kabinenin en güçlü bakanıydı. Vetolu olduğu için meclis dışından atanmıştı. Üst düzey bürokratlarla yaptığı ilk toplantı da şöyle demişti:

"Biz sizleri tayin ettik. Şimdi siz de çalışacağınız arkadaşları seçeceksiniz. Ölçünüz liyakat, çalışkanlık, dürüstlük olsun. Bakanlık olarak size asla müdahale etmeyeceğiz. Yanlışlarınızın günahı ve sevabı sizin olacaktır.”

Beş yıla yakın süren bakanlığı döneminde hiçbir tayin isteği olmayan, alım satım, tahsis gibi akçeli işlere karışmayan, bir başka bakanla çalışmadığımı belirtmek isterim. Büyük ihalelerde yetkilileri toplar, geç saatlere kadar konu müzakere edilir, müşterek karar verilirdi.

Üretim pazarlama ve personel işlerine bakıyordum. Yıllarca uygulanan bozuk koru baltalık karışık yapraklı ormanlardaki tıraşlama kesimlerine son vermek unutamadığım hatıramdır.

Tıraşlama kesiminin durması ile üretim azalmış, sanayinin yapacak talebinin karşılanmasında sıkıntı başlamıştı. "Gümrükten muaf" ithalat o dönemde Sayın Doğan’ın hükümet nezdindeki çabası ile gerçekleşmişti. Günümüzde de yürürlükle olan "ithalat" sayesinde ormanlarımız u/un bir dönem dinlenmiş, sanayici daha ucuz ve kaliteli ham madde temin edebilmiştir...

Rahmetli Ömer İşen, Sütçüler İşletme müdürüydü. Can güvenliği olmadığından uygun bir yere tayini için eşi ve çocuğu ile yanıma gelmişti. Mahrumiyet yerlerinde çalışan meslektaşların eşlerinin zoru ile bu gibi talepleri oluyordu. Böyle bir istek olduğunu sanmıştım. Isparta Sütçüler vukuatlı yerlerden biri değildi. İnandırıcı gelmese de telefonla Bölge müdürünü aramış, iddianın araştırılması ile teklifin acilen gönderilmesini söylemiştim. Bir hafta geçmiş, bölgenin teklifi gelmeden Ömer İşen öldürülmüştü! Geçici görevle bir başka yere alabilir, hayatını kurtarabilirdim. Yirmi yıl geçmesine rağmen unutamadığım, hâlâ vicdan azabı çektiğim müessir bir olaydı...

Elmalı işletmesinde, Prof. Dr. Savın Doğan Kantarcı yakarak gençleştirdiği sedir deneme sahalarını görmüştüm. Antalya - Mersin - İsparta Bölge müdürlerine ödeneğe bakılmaksızın, toplayabildikleri kadar sedir kozalağı toplamlarını, elde edilen tohumları, emniyeti alınmış büyük sahalara ekmeleri talimatım vermiş, daha sonraki yıllarda sonucun başarılı olduğunu görünce çok mutlu olmuştum.

Bakanlığın On İki Eylül döneminde kapatılması, orman camiasını yıllarca rahatsız etmişti. Yeniden kurulması için her fırsat değerlendiriliyordu. Bakanlıkların ve birimlerin azaltılması rahmetli Sayın Turgut Özal'ın görüşüydü. Onun içinde ikna edilemiyordu. Cumhurbaşkanı olduktan sonra meslektaşlarımız. Tarım Orman ve Köy işleri komisyonu başkanı Savın Ahmet Altıntaş, Anavatan Partisi grup başkan vekili Savın Yasin Bozkurt, milletvekilleri Sayın Nevzat Durukan ve Sayın M. Ali Karadeniz, müsteşar muavini ben, Cemal Akın, orman genel müdürü Savın Nevzat Özerin gayretleri ile Orman Bakanlığı tekrar kurulmuştu.

Tarım Orman ve Köy işleri bakanı İlker Tuncay'dı. Orman Bakanlığının kurulmasına karşıydı. Elinden geldiğince sabote ediyordu... Mani olamadı, bakanlık kuruldu. Bu sefer de taş binayı boşaltmayacağını söylüyor, çiftlik binalarına taşınmamızı istiyordu.

Bakanımız atanmamıştı, müsteşarlığa vekâlet ediyordum. Bir gece saat ikide eski tabelayı indirttim ve binanın her iki girişine daha önceden hazırladığım bakanlık tabelasını yerleştirdim. Ertesi gün savın Tuncay şaşkınlık içindeydi! Birkaç gün sonra Orman Bakanlığına atanan Sayın Mustafa Kalemli, binaya yerleşmiş bizi rahatlatmıştı.

Seçim arifesinde kısa bir dönemde bakan olan Sayın Kalemli, ormancılık ve ormanları en iyi anlayan bakanlardandı. Onun gayreti ile yerleştiğimiz taş binanın, meclise verilmiş olmasının vebali, veren bakan ile direnemeyen bürokratlarındır. Belki karşılığında daha yeni kullanılabilir bir yer alınmıştır. Ama o binanın ormancılar için manevî ve tarihî bir değeri vardı!

Doksan bir seçimleri olmuş. Süleyman Demirel başbakanlığında kurulan hükümette, Orman Bakanı Sayın Vefa Tanır olmuştu. Değişik hükümetlerde dört değişik bakanlıklarda bulunan, devlet tecrübesi olan bir insandı.

Hükümet değişikliklerinde üst bürokratların yeni gelen Bakanın daha rahat çalışabilmesi için istifa etme geleneği vardı. Ben de istifamı takdim etmek üzere kendilerini ziyaretimde: "Ben sizi, siz beni tanımıyorsunuz. Zaman içinde birbirimizi daha iyi tanır, sağlıklı karar veririz." diyerek istifamı kabul etmemişti.

Yeni hükümet geçmiş hükümetlerin icraatlarının hesabını soracağı vaadiyle gelmişti. Yolsuzlukları araştırma görevi Devlet Bakanı Sayın Orhan Kilercioğlu'na verilmişti.

Devletin bütün birimlerinden ihbarlar yağıyor, o zamanın tabiri ile ""kaskotas" dosyaları düzenleniyordu.

Sayın Kilercioğlu, beni davet ederek, Bakanlığımın geçmişteki ihaleler, arazi tahsisleri alım ve satım işlerini gözden geçirmemi, tespit edeceğim yolsuzluklarla ilgili dosyaları hazırlamam talimatını verdiğinde şaşırmıştım!

Genel müdür muavini, genel müdür vekili, müsteşar muavini ve müsteşar olarak sekiz yıllık icraatın evrakının büyük bir kısmında imzam vardı. Yeni sayın bakana; "şimdi siz benden geçmiş yıllarda yaptığım yolsuzluklarla ilgili dosya tanzim etmemi mi istiyorsunuz?" dedim. Şaşırmış ve gülmeye başlamıştı.

Fiili yıla yaklaşan meslek anılarımın notları, dostum, manevî kardeşim rahmetli Osman Çelik idi. Sağ olsa onun üslubu ile daha geniş bir şekilde meslektaşlarımıza kitaplaştırılarak aktarılacaktı... Nasip değilmiş.

Cemal AKIN
Orman Yüksek Mühendisi
Emekli Müsteşar

İLK GÜN İLK GÖREV

İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesinden 1985 yılında mezun oldum. 1988 yılına kadar Ünye Orman İşletme Müdürlüğü Ağaçlandırma Şefliğinde yevmiyeli mühendis olarak çalıştım. Yazılı ve mülakatı kazandıktan sonra Temmuz 1988'de atamam, çektiğim kura sonucu Sarıkamış Orman İşletme Müdürlüğüne yapıldı. Kura sırasında atamalarımızın bilahare geleceği, bir an önce kura çektiğimiz İşletmelere gitmemiz ve atama yazısı gelene kadar o İşletmede yevmiyeli çalışabileceğimiz söylendi. Ağustosun ilk haftası Sarıkamış İşletme Müdürlüğüne giderek atamam gelene kadar yevmiyeli çalışmaya başladım. Daha sonra atamam geldi ve 19 Ağustos 1988 günü resmî olarak memuriyete başladım. O dönem mühendis atamalarında biz dört arkadaş Sarıkamış'a atanmıştık. İşletme Müdürü Yunus Turan, boş şefliklerin özel durumumuza göre bize dağılımını yapmıştı. Beni Erzurum-Sarıkamış yolu üzerinde bulunan Karakurt Köyündeki Karakurt Şefi olarak görevlendireceğini söylemişti.

19 Ağustos, yani memuriyete başladığım ilk gün İşletme Müdürüne gelen telefon ihbarı üzerine İşletme Müdürü beni makamına çağırarak;

" Kağızman'dan bir ihbar geldi, adresi bu, Kağızman Karakurt Şefliğine bağlı, nasılsa sen de Karakurt Şefi olacaksın Koruma Ekip Memurlarıyla gidin bu ihbarı değerlendirin" dedi. Koruma ekip memurlarıyla Kağızman'daki ihbar edilen adrese gittik. Kapıyı çaldık. 55-60 yaşlarında bir amca bize kapıyı açtı. Amcaya hakkında ihbar olduğunu bize evinin bitişiğindeki ardiyeyi açmasını istedik. Amca ardiyeyi önce açmak istemedi. İkna edince ardiyenin kepenklerini kaldırdı. Ardiyenin içerisi, 100'e yakın arı kovanı ile doluydu. Amcaya geçerli belgesini sorduk, ibraz edemeyince arı kovanlarını zapt edeceğimizi söyler söylemez; amca önce ağzındaki altlı üstlü protez dişlerini çıkardı ve ceketinin cebine koydu. ( Ben, dişlerini çıkarıp ceketinin cebine koyunca çok merak etmiştim, ancak sonradan anladım ki amca dişlerini yeni yaptırdığı için rahat konuşamıyormuş) ve bize başladı laf saymaya.... Oğlunun gazeteci olduğunu, bizi gazeteye vereceğini, bizi sürgüne göndereceğini ( Kağızman’dan daha doğuda o zaman sadece Iğdır İşletme Şefliği vardı.) sayarken o sırada genç birisi yanımıza doğru gelerek bu amcanın gazeteci olan oğlu olduğunu, bizden babası adına özür dilediğini, babasının kalp hastası olduğunu ve tabiki görevimizi yapacağımızı söyledi ve babasını yatıştırmaya çalıştı. Kaçak yollardan temin edildiği anlaşılan bu arı kovanlarını zaptederek suç tutanağı tanzim ettik.

Memuriyete başladığım ilk gün böyle bir olayla karşılaşmış olmam, mesleğimizin ne kadar meşakkatli bir meslek olduğunu bana daha ilk günden haber veriyordu sanki.

Cemal SUNAR
Ankara Orman Bölge Müdürlüğü
Koruma Şube Müdürü

MUAVİN BEY'İN İŞİ VAR !

1990'ın Aralık ayı. Memuriyetimde ikinci görev yerim olan Beypazarı İşletme Müdürlüğü Merkez İşletme Şefliği görevine başlayalı henüz iki hafta olmuştu. İşletme Müdürlüğü Binasının giriş katına, yani bizim çalıştığımız katın odacılığına Durali adında mevsimlik işçi statüsünde bir eleman bakıyordu. Durali 'nin mazlum, mahsun, saf ve gariban bir görüntüsü vardı.

Bir gün Şefliğime lazım olan malzemeleri tedarik etmek için matbu malzeme talep fişini doldurup, İşletme Şefi olarak ben imzaladıktan sonra odacı Durali'yi çağırarak; "

“Durali, Müdür Bey İşletmede yok, âciliyetine binaen hemen bu fişi Muavin Bey'e imzalat gel" dedim.

Durali, Muavin Bey'in odasına gidip gelme aralığı olmadan geri geldi. Baktım İşletme Müdürünün yerine Muavin Bey'in imzası atılmış. Ancak dikkatli baktığımda bu imzanın Muavin Bey'e ait olmadığını anladım. Durali'ye sordum;

Durali kim imzaladı bunu?

Durali:

"Şefim, Muavin Bey yoğun, çok işi var, ben imzaladım" dedi.

Beypazarı İşletme Müdürlüğünde yeni göreve başladığımı ve Durali'yi tanımadığım için Durali'nin bunu işin ciddiyetini anlayamadığını ve saflığından dolayı mı yoksa art niyetli mi yaptığına karar veremediğimden İşletme Müdürü İşletmeye gelince fişin cildini alarak odasına gidip durumu anlattım.

İşletme Müdürü Mehmet Sancak'tı. Durali'yi odasına çağırdı ve sordu:

“Durali, Muavin Bey'in yerine imzayı sen mi attın?

Durali: "( Aynı saflıkla ve ezikçe) Evet efendim." dedi.

İşletme Müdürü Durali'ye; bir daha olmasın gibisinden fırça atarak odasından gönderdi. Bana da dönerek; "bunun bu işte art niyeti yok saflığından, salaklığından, fişin o sayfasını iptal et." dedi.

İnsanın bir işin ciddiyetini algılayamaması hâlinde ne büyük hatalar yapabileceğini göstermesi açısından aklıma geldiğinde tebessüm edebileceğim anılarımdandır.

Cemal SUNAR
Ankara Orman Bölge Müdürlüğü
Koruma Şube Müdürü

ORMANDAKİ HAYAL

 Yıl 1983 Altıntaş Orman İşletme Şefliğinde üretim işleri çok yoğun.

Şefliğimizde asaleten atanmış bir şef yok. Eskişehir Orman Bölge Müdürlüğü, Kütahya Orman İşletme Müdürlüğünün isteği doğrultusunda Altıntaş Orman İşletme Şefliğine orman mühendisi S.Ç.geçici şef olarak görevlendirilmişti. Şefim göreve gelmeden önce hanımını ve çocuklarını memleketine göndermişti.

Altıntaş orman işletme şefliğinde şef olmadığı için bakım damgası yapılamamış, damga işleri geç kalmıştı. Şefim S.Ç. damgayı acele bitirip üretime vermek istiyordu.

O tarihlerde şefliğimizin Eğri ova serisi Katranlık-kız kapan mıntıkasında bakım damgası yapıyoruz. Damga yaptığımız bölme Sarıçam, karaçam ve titrek kavak olarak karışık meşcere tipindeydi.

Damga ekibimiz, yetişmiş elemanlardan kurulu, çok süratli çalışıyoruz. Damgaya başlayalı 20 gün oldu, yaklaşık olarak 15.000 M3.dikili damga yaptık. Damga işinin bitmesine az bir zaman kaldı. Damga yaptığımız mıntıkaya geldiğimizde orman yolu yapan dozerin operatörüne gerekli emir ve izahatı verdikten sonra damga işine başladık çalışıyoruz.

Şefim, bir ara sigara molası verdi. Bölmede bulunan sulu derenin kenarına oturduk, sigaraları yaktık, oturduğumuz yerden görebildiğimiz orman o kadar güzel ve bakımlı görünüyordu ki kelimelerle anlatmak kifayetsiz kalır. Şefim, birden oturduğumuz yerden bana dönerek;

-Ormancım! Nerelisin? diye sordu.

Ben de;

-Afyon Emirdağlıyım, dedim.

-Kaç yıllık memursun ?

-İki yıllık efendim.

-Şu karşıki ormana bak, nasıl görüyorsun?

-Sarıçam, karaçam ve titrek kavak karışık çok güzel bir orman.

-Pek iyi, sarıçam ile karaçam arasındaki farkı bir bakışta görebiliyor musun ?

Ben de, Muğla orman muhafaza memuru okulunda bizlere öğretildiği şekilde cevaplamaya çalıştım.

-Efendim, sarıçamın ibreleri kısa, kozalakları kara çamınkine oranla daha küçük, tepe taçlarında dal sayısı daha az, dış kabukları sarımtırak kahve renkte, sarıçam daha düzgün gövdeli ve kerestesi işleme bakımından daha yumuşak v.s.diye anlatmaya çalıştım.

Şefim gülümseyerek;

-Bilemedin, Cemil ormancı. Baktın ama benim gözümle göremedin. Ben sana anlatayım, : Sarıçamlar kendine ve vücuduna iyi bakmış makyajı uygun ve taze bayana, karaçamlar da bakımsız hayata boş vermiş vaziyeti tarumar olmuş bayana benziyor, dedi.

Şef sözünü bitirir bitirmez, damga ekibindeki işçilerle bendeniz bastık kahkahayı. Sigara molası bitti, damga işine başladık. O gün şefimin bu benzetmesi çalışma boyunca aklımıza geldikçe gülüyorduk.

Damga işini o gün biraz erken bırakıp mücavir bölmede orman yolunda çalışan dozerin yanına geldiğimizde; Kütahya Orman İşletme Müdürümüz H.F.K. beyi dozer operatörüyle konuşurken bulduk. Müdürümüz H.F.K.ile hoşbeşten sonra yapılan yolu kontrol ettik. İşletme müdürümüz, damga ve şeflik işlerinden bilgi aldıktan sonra, şefim S.Ç. beye bir isteğinin olup olmadığını sorduğunda şefimiz eşi ve çocuklarını memleketine gönderdi iki ay olduğunu, onları görmek için hafta sonunda memlekete gidip gelebilmek için üç gün izin istediğini beyan etti. Müdür bey de;

- Yarın şeflikten yazı ile dilekçeni gönder. İzin işi olabilir, diyerek bana dönüp;

-Cemil ormancı, senin bir isteğin var mı?

Ben de;

-Sayın müdürüm, benim şu anda şahsî bir isteğim yok. Ama şefimin izin isteğini onaylamanızı arz ediyorum, yoksa şefim ormandaki tüm ağaçları bayan olarak görecek, dediğimde müdür bey, şefim, bendeniz ve tüm işçiler kahkahalarla gülüştük.

Emekliliğimin üzerinden iki yıl geçtiği şu günlerde bu anımı daha dün gibi hatırlar ve gülerim.

1981 yılından, içinde bulunduğumuz bu yıla kadar beraber çalıştığımız amir, mesai arkadaşlarım ve tüm işçi arkadaşlarıma saygı ve sevgilerimi iletir teşkilatımızda başarılı ve sağlıklı olmalarım temenni ederim.

Cemil KIVRAK
Orman muhafaza memuru
KÜTAHYA

ORMANCILIK ÖZVERİ İSTER

Tokat'ın Erbaa İlçesi’ne bağlı Üzümlü Köyünde, çiftçilikle geçinen bir ailenin çocuğu olarak ormancı olmak tarif edilemez bir gururdu benim için.

Araç'taki Orman Muhafaza Memuru Okulundan mezun olmuş, 1990 yılının son günlerinde Almus Orman İşletme Müdürlüğü, Dumanlı Orman İşletme Şefliği, Gölgeli Toplu Koruma Merkezine tayin olmuştum.

Benimle aynı yıl mezun olan dönem arkadaşım Haluk Temiz ile aynı Şeflikte göreve başladık. Gölgeli Köyü ile mesafesi iki kilometre olan Gölgeli orman deposunun içindeki lojmanlarda kalıyorduk.

Mesleğe yeni girmenin heyecanı içerisinde çalışıyor, bunun yanında meslekte eski ağabeylerimizin tecrübelerinden de istifade ediyorduk.

Anlatılanlar içerisinde dikkatimizi en çok bölgede yaşanan terör olayları çekiyordu. Bölgede terör uzunca bir süredir devanı ediyordu ve bazı memur arkadaşlar tayinlerini bu yüzden başka işletmelere aldırıyorlardı.

Görev yaptığımız ormanlarda askerlerle teröristler arasında sık sık çatışma olduğunu köylülerden duyuyorduk. Anlatılanlar etkisini kısa sürede gösterdi ve birlikte tayin olduğum arkadaşım Haluk Temiz'in tayini çıktı. Yerine İbrahim Durak isminde yeni memur bir arkadaş geldi.

1993 yılının Kasım ayıydı. Meslekte üç yılımı doldurmak üzereydim. Bir akşam saat 21.30 - 22.00 sularıydı. O gün çalıştığım yeri ve beni görmek için köyden gelen annem ve kardeşim ile evde oturuyor, sohbet ediyorduk. Yatmaya hazırlandığımız bir sırada telefon çaldı. Telefonu açtığımda karşımdaki kişi;

"Ormancı, Ansu köyünden Akarcam kasabasına kaçak çam tomruğu götürülecek.” dedi ve telefonu kapadı.

Hemen İbrahim'i çağırdım ve durumu anlattım. Önce Almus İşletme Müdürlüğünü arayıp yardım istemeyi düşündüysek de yardımın gecikebileceğim ve o süre içinde kaçakçının emeline ulaşacağını göz önüne alarak, arkadaşımın özel aracı ile ihbar edilen köye doğru yola çıktık.

Almus barajının kenarında Ansu Köyü yol ayırımına geldik ve arabayı görünmeyecek bir yere çekerek gecenin karanlığında beklemeye başladık. Uzun bir süre sonra, üzerlerinde askerî elbise ve sırt çantaları, ellerinde otomatik silahlar olan dört kişinin arabaya doğru geldiklerini gördüm. Arabaya birkaç metre kala, bize;

“ Arabadan çıkın!” diye bağırdılar. Dışarı çıktık. Arabadan indiğimizde, içlerinden en uzun boylu olanı:

“Siz burada ne yapıyorsunuz? Yoksa bizi mi gözetliyorsunuz? diye sordu.

Çok korkmuştum. Soruları yanıtlarken kendi sesimi bile tanıyamıyordum. İlk anda özel tim askerleri sandığım ve komutanım diye hitap ederek ormancı olduğumu anlatmaya çalıştığım kişilerin terörist olduklarını, içlerinden birinin bayan olduğunu kısa sürede anladım. Üzerimizdeki üniformaların ormancı olduğumuzu anlatmaya kâfi olduğunu günler sonra idrak edecek, soruların amaçsızca sorulduğu sonucunu çıkaracaktım.

Ellerindeki silahların ağzına mermi sürdüler ve kimliklerimizi alarak üstümüzü aradılar. Artık korku duvarını aşmış, titreme nöbetine tutulmuştum. Arkadaşımın da bacaklarının seri hâlde titrediğine şahit oldum. Silahlarını bize doğrultmuş bizi sorguluyorlarken ışıklarıyla gecenin karanlığını aydınlatan iki aracın bize doğru geldiğini hep birlikte gördük.

Olaydan sonra devriye gezen askerî araçların gece görüş cihazı sayesinde teröristleri bizim yanımızda tespit ettiklerini öğrenecek, bizi de teröristlere yataklık eden asiler olarak tahmin ettikleri için hiç düşünmeden operasyona başladıklarını öğrenecektik. Teröristler, gelen araçların askerî araç olmasına ihtimal vermediklerinden ve geçip gideceklerini sandıklarından olsa gerek kaçmadılar. Bizi arabamızın içine soktular, kendileri de arabamızı siper alarak gizlendiler.

Askerî araçlardan biri, bizim aracı geçtikten üç veya beş metre sonra, diğer askerî araç ise bizim aracın biraz gerisinde durduğunda araçların askerî araç olduğunu hep birlikte anladık.

Yol dardı ve iki askerî aracın arasında teröristlerin elinde çaresizdik. Teröristlerden ikisi öndeki araca diğer ikisi de arkadaki araca, araçlar durduğu anda ateş açtılar. Askerler de karşılık verdiler. Ortalık bir anda onlarca merminin gece karanlığında havada meydana getirdiği ışık ve sesle cehenneme döndü. İbrahim ve ben taksinin içinde, ben arka koltukta büzüşmüş vaziyette, İbrahim ön koltukta, çatışmanın tam ortasında, bağıra bağıra dua ediyor, kelime-i şahadet getiriyorduk. Artık araçtan sağ çıkarım umudum kalmamıştı. Kendi kendime buradan kurtuluş olmadığını, öleceğimi iyice aklıma yerleştirdiğimden olsa gerek, sırtımda bir sıcaklık hissettim ve sırtımı yokladım. Evet, elim ıslanmıştı. Kan, sırtımdan pantolonuma doğru akışa geçmişti ve ben ölecektim. Aslında elimi ıslatan korku ve heyecanın vücudumda meydana getirdiği terdi ama o an vurulduğum ve kanlar içinde olduğuma inanmıştım.

Bir süre sonra çatışma biraz duruldu. Artık kısa aralıklarla tek tek silah sesleri geliyordu. İbrahim ile aynı anda arabamızın kapısını açıp sürünerek yolun baraj tarafına geçtik. Sonradan oranın uçurum olduğunu görecek, uçurumun altında ise baraj olduğunu fark edecektik. Çatışma iyiden iyiye hafiflediğinde;

“Komutanım biz ormancıyız!” diye bağırdık.

Askerlerden biri bize;

“ Eller havada bize doğru gelin!” dedi.

Ellerimiz havada, başımız yere eğik bir şekilde askerlerin yanına gittik. Kısa bir süre içerisinde korku ve dehşet içinde ölümün en acı tecrübesini yaşamış, deyim yerindeyse öbür tarafa gidip gelmiş bir ruh hâlinde, adımızı dahi sorsalar yanlış cevap vermekten korkar hâldeydik. Hayal meyal hatırladığım kadarıyla, askerler;

"Burada ne işiniz var? Yoksa teröristlere yataklık mı yapıyorsunuz?" diye soruyorlar, diğer yandan da çok ağır hakaretler içeren küfürler ediyorlardı.

O gece ne sordular, biz ne cevap verdik, tam olarak hatırlamıyorum. Tek hatırladığım bir silah dipçiğinin burnumda şaklaması ve uzunca bir süre burnumun kanamasıydı.

Bu arada askerler havaya devamlı aydınlatma fişeği atıyorlar, gece yarısı ortalık gündüz gibi aydınlıyordu. Teröristlerden sadece biri, bizim arabanın önünde yüz üstü yatar bir vaziyette görünüyor, diğerleri ortalıkta görünmüyordu. Komutan teröristin ölüp ölmediğini anlamak için bana,

"Git bak" dedi.

Kendi kendime, “neden askerlerden biri değil de ben gidiyorum” diye sordum ve gitmek istemedim. Birkaç küfür ve darbeden sonra gitmeye mecbur kaldım. Anladım ki henüz askerin gözünde aklanmamış, teröre destek veren, yataklık yapan, askeri karşısında görünce teslim olan zanlılardık. Haklılardı. Saatlerce kim olduklarını bilmedikleri teröristlerle çatışmışlar, bir anda ortaya ormancı olduğunu söyleyen iki kişi her nasılsa teröristlerin elinden sağ salim çıkıp onlara sığınmıştı.

Kulağımda kaçan teröristlerle askerler arasında süren taciz ateşinin yankıları, ellerim boynuma kenetli, beynimde bitsin artık bu işkence nidaları ile ağır ağır yatan teröristin yanına geldim. Yüzükoyun yatmış, yüzü toprağa gömülmüş teröristi ayağımla kımıldattım. Hiç tepki vermedi. Canlı değildi. Askerlerin olduğu yere dönüp bağırdım.

-Ölmüş.

-Komutan: Başka kimse var mı?

-Kimse yok

Benden sonra askerler de çevrede arama yaptılar ve olay yerinde ölü ya da yaralı terörist bulamadılar. Diğer üç terörist kaçmıştı.

Nihayet kâbus dolu gece bizim için bitmişti.

İbrahim ve ben kelepçeli, kanlar içinde ölen terörist ve askerlerle birlikte önce Almus Devlet Hastanesine oradan da sorgulanmak üzere askerî karakola götürüldük. Gün boyunca sorgulandık ve tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldık.

O gece olay yerine askerî destek gelmiş, Tokat'tan Alay Komutanı bizzat gelerek operasyonu yönetmişti. Çatışmada yer alan askerlerimizden şehit ya da yaralanan olmamış, diğer teröristler ile başka bir yerde sıcak çatışma yaşanmış, ikisi ölü ele geçirilmişti.

Ertesi gün saat 14-15 sularında eve geldiğimde anlamsız şeyler söylediğimi, gözlerimi boşluğa dikerek konuştuğumu ve hiçbir şey anlatmadığımı sonradan eşimden öğrenecektim.

Olay gecesinin sabahında, biz sorgudayken eşimi şefimiz aramış, olayı anlatıp:

-Bir şeyleri yok, diye haber etmiş.

Olaydan sonra askerî araçla karakolun önüne çekilmiş olan aracımızı ertesi gün almaya gittiğimizde o dehşet geceyi yeniden hatırladık. Arabada en az seksen tane kurşun deliği vardı. Arabamız kullanılmaz hâlde idi. Tüm camlar kırılmış, bagajdaki yedek lastiğe varana kadar tüm lastikleri parçalanmıştı. Arabayı görenler, arabadan sağ çıktığımıza inanamıyorlardı.

Olaydan sonra İşletme Müdürümüz ve Bölge Şefimiz bize sahip çıktılar. Normalde Kayseri Devlet Güvenlik mahkemesinde yargılanacakken onların desteği ile Asliye Hukuk Mahkemesinde sadece üç kez tanık olarak dinlendik. Amirlerimiz olmasaydı belki de şu an ormancı değildik. Amirlerimiz, bizlerin 24 saat görevli çalışanlar olduğumuzu, mesai mefhumu gözetmeksizin çalıştığımızı Savcı Beye ve askerî yetkililere anlattılar. Hiçbir suçumuz yokken bizlere çok ağır hakaretlerde bulunan ve tartaklayan askerlerden davacı olmak istediysek de. Komutanların ve Savcı Beyin o durumun, askerin psikolojisinden kaynaklandığını, bizim o gece orada olacağımızı bilmeleri durumunda öyle bir muamelenin söz konusu olmayacağını, hatta ve hatta vurulmamamızın mucize olduğunu belirtmeleri sonucu vazgeçtik.

Mahkemeden beraat ettim. Ama bu acı tecrübeyi uzun bir süre ruhumdan beraat ettiremedim. Psikolojim bozulmuştu. Uzun bir süre geceleri uyuyamaz oldum.

Böyle bir tehlike olduğunu bile bile ormanımı kaçakçıya, talancıya, hırsıza karşı korumak için hiç tereddüt etmeden yola çıkmıştım.

Şimdi kendi kendime bazen soruyorum: Acaba aynı şartlarda yine aynı şeyleri yapar mıyım? Evet. 18 yıl sonra, aynı şartlarda hiç tereddüt etmeden aynı şekilde davranırım. Tek değişen, yola çıkmadan evvel veya yolda durumu askeri yetkililere veya amirlerime haber vermek olurdu.

Şimdi çok gururluyum; üstelik gururum bir an değil bir süreç. Ölene kadar içimde yaşayacak… Belki başka gururlarla zincirleme sürecek şekilde.

Duran BAŞ
Orman Muh. Mem.
Kargı Orman İşletme Müd.
Kızılırmak İşl. Şefliği

HAYAT VE HATIRALARIM

Ormancıların çok iyi planlamacı olduğunu herkes kabul eder.Ben de "hatıralarımı" yazmayı düşündüğümde önce "planlama" aklıma geldi…Hatıralarımı kronolojik bir sıralamaya tabi tutarak meselenin özetini verecek, hem de çalışmama kolaylık sağlamış olacaktım.Öyle de yaptım: İşte "Hayat ve Hatıralarım"ın kronolojik içeriği.

Hatıralarımı yazmak için bilgisayarın karşısına geçtiğim de yaşım 66’yı geçmişti. Böyle bir şeyler yazmak aklımın köşesinde vardı. Kızım bir akşamüzeri daireden eve elinde bir broşür ile geldi. "Baba ormancılar anılarını yazıyormuş "diyerek elinde ki broşürü uzattı. Broşürü incelediğim de" tam da aradığım fırsatı yakaladım" diye düşündüm…O andan itibaren "hatıraları yazma" konusu gündemime yerleşti.

Önce doğum tarihinden başlamalıyım.

Bu tarih 1943’tür ama doğru değil. Bu tarih ilkokulda bir seneme mal oldu:

Enver PALAŞOĞLU
ANKARA

ŞEFLİK ANILARIM

1967 yılı Ocak ayının ilk mesai günü Ardanuç İşletmesinin Tepedüzü Orman Bölge Şefliğinde yevmiyeli vekil mühendis olarak göreve başladığımda, henüz ne görevimin ne de sorumluluğumun bilincinde idim. O zamana kadar uzaktan yakından hiçbir memur tanıdığım da yoktu. Sadece stajlarda Teşkilatı ne kadar tanınabilirse o kadar tanımış, ormancıların çalışmaları hakkında az çok bilgi sahibi olmuştum.

Merkezde lojmana yerleşmiştim. Ayrıca Bölge Merkezi Tepedüzü köyünde de

ormanın kenarında küçücük bir yazlık lojman vardı. İkinci yıldan itibaren yeni idare binasına ve tamamlanan yeni lojmana taşındık.

Ardanuç, Artvin'in bir küçücük ilçesi. O zaman nüfusu 3 bin civarında. Kale'den Meydanlar'a yeni taşınmış, üç beş resmi binanın dışında birkaç dükkân. Orta yerde ufak bir park alanı. İşletme, idare binası ve lojmanları ile konforlu sayılabilecek bir "site" görünümünde.

Ardanuç Orman İşletme Müdürü Kemal Balkay'dı. 1963 yılında Karanlık Meşe Bölge Şefi iken yanında stajyer olarak bir ay kaldığım Necati Kaya, Merkez Şefi idi. Hayatımda çok kullandığım "gözüm" sözü ondan kalmadır. Çok değerli bir meslektaşımızdır. Ancak İşletme Müdürü, meslekte ilk yılımın tatsız ve huzursuz geçmesine neden oldu. Bu huzursuzluğun kaynağının yarısı İşletme Müdüründen kaynaklanıyordu, yarısı da benden…

Mesleğimde Şefliğimin ilk yılı idi ve diz boyu deneyimsizliğim ve sivri yönlerim vardı...Bir yıl sonra Hasan Arslan geldi ve bütün o olumsuzlukları sildi, mesleği yeniden sevdirdi. İlkokul, orta, lise, fakülte arkadaşım olan Fikret Özbayraktar K.Meşe, Galip Demir Irmaklar, Yusuf Turan Ovacık Şefi idi. Aramızda tek bekâr şef Vefa Altınçekiç'ti

Meslekte iyi yöneticinin ne kadar önemli ve değerli olduğunu o zaman anladım. 1971 yılının Mart ayına kadar da çok güzel bir dönem geçirdik. Sabah 6, akşam 6 bizim mesai anlayışımızdı. Şeflerle Müdür arasında çok güzel bir uyum vardı.

15 bin ha. civarında alanı, irili ufaklı 8 köyü, oldukça yoğun yapacak ve yakacak üretimi, yol ve bina inşaatları ile ideale yakın, toplu bir bölgeydi. Kışlık merkezi Ardanuç, yazlık yeri de Tepedüzü köyü idi. Şehirlerarası kaçakçılığa elverişli değildi ve yangın olasılığı yok denecek kadar azdı.

 

Köyde barakadan yapılmış geçici bir idare binası vardı ve yeni idare binası inşaatı devam ediyordu. Bölgenin iki orman dışı köyleri; Tosunlu köyünün ilerisindeki Ballı ve orman sınırının çok üzerinde "buz üzerinde harman yapıldığı" ifade edilen Zekeriya köyleri idi. Ballı’ya küçük araçlar ulaşıyordu. Gülice deresinin devamındaki Zekeriya orman sınırının üstünde, ancak savaş sonuna yakın etrafı Alpin mer'aları ile çevrili ama hayvancılığı gelişmemiş fakir bir köydü…Yolu yoktu.

Bölgeye, İshak Aydemir, üç ay önce Şef İsmet Başarı'nın tayini çıktığı için vekâleten bakıyordu. Bölge, kar altında idi. Bu nedenle genel bir incelemeden soma masa başında Bölgeyi teslim aldım. Bir odam, bir kâtibim ve de bölgenin cipini kullanan şoförüm Yılmaz…

Düdümet Ormanları olarak bilinen alan, meşhur Karanlıkmeşe ormanlarının güneyinde yer alıyordu. İki bölge karşı karşıya idi ve arada Karlı köyünün altından geçip Bulanık köyüne kadar uzanan Bulanık deresi akıyordu. Bu dere boyu senelerce yapımı süren ve Geçitli köyünden Bilbilan yaylasına çıkan yol da Dereyolu olarak biliniyordu.

Tepedüzü Bölgesi, Bulanık deresi ve Kaptahor (Peynirli) deresi ile çevrili çok engebeli bir topografyaya, ancak çoğu ladin azı Göknar ve Sarıçamdan oluşan enfes bir "Orman Denizi" ne sahipti.

Ömer Çavuş Bana "Sen bu mesleğin adamı değilsin "dedi.

1967 yılının Mayıs açı içinde güneşli, çok güzel bir gündü. Tepedüzü-Torbalı yol inşaatım devam ediyordu. Bir taraftan dozer çalışıyor bir yandan da yapılmakta olan yolun sanat yapılarının, menfez ve şevlerin yapılması için başlarında Ömer Çavuşun bulunduğu yaklaşık 30 kişilik işçi postası bulunuyordu…

Yol Tepedüzü köyünden başlamış Çıralar köyünün hizasına kadar gelmişti. Yol çalışmasını kontrol edip Çıralar köyünün yukarısında, Karataş mıntıkasında bulunan 4.nolu bölmedeki Aydın köylülerinin istihsal çalışmalarını görecektim.

Cip ile Bölgeden hareket ettik. Ardanuç sanki uçaktan seyrediyormuş gibi aşağıda, sakin ...Karşıda Acıelma tepesi, sağda ilerde Arekler ve devamında Soğanlı, Naldöken köyleri…Solda geniş bir alan : Ovacık, Meşeköy görünüyor... Ve köylerden uzaklaşmış orman alanları...

Çok güzel ve güneşli bir gündü. Güneş Düdümet ormanlarının doruk noktasından batıya doğru asılmıştı. Güneyden Kuzeye doğru gölgeler uzamaya başlamış, köyün önemli bir piknik yeri olan ve soğuk suyu ile tanınmış Terzi Pınarı gölgede kalmıştı. İşçiler ve dozer operatörü "güneşin gözünde" çalışıyorlardı.

Bir gün önce Tepedüzü Bölümü muhafaza memuru Yüksel Seyhan, Ömer Çavuş'un evine yemeğe davet ettiğini ve gitmemizin "iyi" olacağını söylemişti. Yüksel, uzun zamandan beri bölüm merkezi olan Tepedüzü'nde oturuyordu ve Ömer Çavuş'un eniştesi idi.

Çok iyi, deneyimli, saygılı bir memurdu ancak bu durumundan dolayı ne tam devletten yana, ne de köylüden yana net tavır takınabiliyordu. İki arada bir derede vaziyeti kurtarmaya çalışıyordu.

Akşam üzeri kâtibim Reşat, muhafaza memuru Yüksel, şoförüm Yılmaz ile birlikte davete icabet ettik. Sosyal ilişkilerde vatandaşın yemeği yenmeli, çayı içilmeli idi. Saygıyla yer gösterdiler. Artvin'in meşhur cağ kebabını çaylarla birlikte yedik. Teşekkür edip ayrıldık. Ancak kafamda bazı şüpheli noktalar kaldı!

Duymuştum: Daha önce ki Şeflerin zamanında, İşletmeden 12.15 liraya odun üretimi alıp vatandaşa 10 liraya yaptırmış, sterde 2.5 lira çalışmadan kazanmıştı. Belki de karşı grubun çıkardığı söylentiydi... Köy de iki siyasî grup vardı. Ömer Çavuş AP’yi, muhtar Gani bey de CHP’yi sembolize ediyorlardı.

Görüş alanına girdiğimizde herkes biraz daha canlandı, hareketlendi. Muhafaza memuru kenarda, gölgede oturduğu yerden kalktı. Ömer Çavuş işçilerin başında ayakta duruyordu. Cip durunca yaklaştı.

...Araçtan indim.

- Ne var ne yok Ömer Çavuş, işler nasıl gidiyor? dedim.

-İyilik, mühendis bey, çalışıyoruz...

Kaç işçi var? Yeterli mi? deyip elimi uzattım.

Yeterli beyim, 32 işçimiz var, dedi.

-Puantaj defteri, dedim.

Puantör vardı ancak puantaj defterini kendisi tutuyor ve üzerinde taşıyordu. Önce şaşırdı... Sonra yavaşça puantaj defterini çıkarıp uzattı.

Göz ucu ile işçilerin 30 olduğunu hesapladım. Sonra puantaj defterindeki işçilerin 30 değil 32 olduğunu anlayınca:

-İki işçi eksik Ömer Çavuş, bir yere mi gönderdin, dedim.

O iki kişi gelmedi, yanlışlıkla var gösterdim, sileceğim, dedi Kafamda bir şimşek çaktı.

-Bundan sonra, puantajı sen tutmayacaksın Ömer Çavuş. Puantör tutacak ve muhafaza memuru da kontrol edecek, dedim. Defteri muhafaza memuru Yüksel'e uzattım sonra vazgeçip, cebime koydum.

-Bende kalsın, dedim. Ömer Çavuş beklemediği bir olayla karşılaşmıştı. Ne diyeceğini bilemiyordu. Köylünün yanında karizmasının çizildiği anlaşılıyordu. Ama kebap paralarını o şekilde karşılamaya alıştırılmıştı.

Dozerin yanına inip geldim kenarda çalışmaları izlerken yanıma yaklaştığını hissettim Ömer Çavuş'un. Bir şeyler söylemek istediği anlaşılıyordu

-Söyle Ömer Çavuş, dedim.

-Mühendis bey, sen bu mesleğin adamı değilsin, dedi.

Sinirlendiğimi belli etmemek için zorla gülümsedim. Cipe yöneldim. Yılmaz kapıyı açtı, bindim.

-Karataş'a çıkacağız, dedim

Ertesi gün çavuşluktan ayrıldı. Onun yerine, otoritesi daha zayıf olduğu hâlde Gani begi (beyi) çavuş yaptık.

Ömer Çavuş'un o sözleri bana dokunmuştu. Böyle bir sözü neden söylemişti.."Mesleğinin adamı" ormancı, nasıl bir insandı.? Vatandaş bir orman mühendisini nasıl görüyordu, ondan ne bekliyordu? Bütün bu sorular ve muhtemel cevaplan beynimi altüst etti. Ömer Çavuş'a kızmamam gerektiğini düşündüm. Benden öncekilere kızdım daha çok…

Vatandaşa "çıkar "sağlayarak yönetme biçimi… Giderek "yönetene" çıkar sağlama biçimi ve yaratılan ortamdan yandaşlara, siyasî çevreye, akrabalara çıkar sağlama biçimi. O tarihlerde bu kadarını düşünemiyordum doğrusu...Meselenin özünü çok sonraları öğrenecektim.

O günden sonra Ömer Çavuş, bir daha orman teşkilatından iş almadı, çalışmadı.

Onurlu bir insandı. Uzun yıllar sonra Ankara'ya geldiğinde beni buldu. Görüştük. 0 günleri andık, Tepedüzü'nü (Müker) konuştuk. Ama "o" olaydan ikimiz de bahsetmedik.

Zikri Ağa Hakkında Zabıt tutuluyor, Aksakal'ın Kartı Yırtılıyor…

Tosunlu köyünün zatî ihtiyaç listesi de öteki köyler gibi, 6831 Sayılı Orman Kanununun 31, 32 ve 33 maddesi ile ilgili Yönetmelik gereği o yılın Mart ayı içinde tespit edilmişti. Köy hudutları içinde "verimli orman "vardı ve vatandaşa yapacak ihtiyaçları dikili olarak damgalanıp teslim edilecekti. Tosunlu köyü, Düdümet Serisinin bir ucunda yer almıştı.27. nolu bölme köy hudutları içinde kalan serinin son bölmesi idi.

Köyün ilkokul öğretmeni olan Yusuf hocanın ısrarı ile babası Zikri ağanın evinde konakladık. O akşam yenildi, içildi sohbet edildi ve "memleket kurtarıldı."

Sabahleyin, kahvaltıdan sonra erkenden ormana çıkabilmek için, dışarı çıktık. Yaz henüz gelmemiş, havalar tam ısınmamıştı. Dışarıda güneşleniyor ve zatî ihtiyaç alacak köylülerin toplanmasını bekliyorduk. Damga ekibi hazırdı ve muhafaza memurları gereken işlemleri tamamlamaya çalışıyorlardı. Kulağımın dibinde bir ses:

 

-Mühendis bey, diye seslendi.

 

Döndüm. Muhafaza memuru Yüksel'di. Kenara doğru yürüdüm.

-Söyle Yüksel, ne oldu, ne var ? dedim.

-Mühendis bey, Zikri ağanın mereğinde, otların altında kaçak tomruk var, ne yapalım?

Akşam evinde kaldığımız, yemeğini yediğimiz, çayını içtiğimiz Zikri ağanın mereğinde kaçak tomruk bulunmuştu... Acaba bu nedenle mi ısrarla evlerine davet etmişler, orada kalmamızı istemişlerdi. Oğlu Yusuf hoca çok samimi görüştüğüm bir insandı. Bölgedeki köylerde ilkokul öğretmenleri ile iyi ilişkilerim vardı, onların doğrudan çıkarları pek olmazdı.

Köylüler, çoktan meselenin farkına varmışlardı. Merakla izliyorlardı. Yüksel’e döndüm.

-Neden soruyorsun ki, göreviniz ne ise onu yapacaksınız! Mehmet Ali ile birlikte tespit edin ve zabıt tutun!

Mehmet Ali, bölüm muhafaza memuru idi. Sürekli Tosunlu'da kaldığı için tek başına cesaret edip işlem yapamadığı, meseleyi memur arkadaşı Yüksel'e aktardığı, onunla birlikte olayı ortaya çıkarmak istediği anlaşılıyordu. Memurlar gerekeni yapmak için mereğe doğru uzaklaştılar.

Kimseye başka bir şey söylemeden toplanmakta olan köylülere doğru yürürken Zikri ağa önüme geçti

-Enver bey, memurlar görevlerini yapıyorlar, üzüldüğünü biliyorum, îş başka dostluk başka!

-Teşekkür ederim Zikri ağa, senden de bu davranışı beklerdim, dedim.

Zikri Levent hakkında tutanak tutulup mahkemeye intikal ettirildi.

O gün zatî ihtiyaç almak için toplanan köylülere konunun teknik ve kanunî yönlerini anlatırken, topluluktan Muzaffer Aksakal arkadaşlarından ayrılıp yanıma yaklaştı. Hiç bir şey söylemeden elindeki kartı uzattı, aldım. Okudum. Kartta, "şefim Muzaffer benim yakınımdır, kendisine ihtiyaç vermeni rica ediyorum" gibi bir ifade vardı. Kartı, dönemin "meşhur" Trabzon Başsavcısı Aksakal'dan almıştı.

Muzaffer'in, ihtiyaç tespit listesinde adı yoktu ve ayrıca Bölge'ye de müracaat etmemişti. Herkese Aksakal'dan kart getirdiğini söylemiş, hava atmış olmalı idi. Bazıları birbirlerinin kulaklarına bir şeyler fısıldadılar... Zikri ağa olayından da moralim bozulmuştu…Köylülere döndüm.

-Bakın, dedim, ihtiyaçlar zamanında tespit edildi. Bugün de burada 26 ve 27 nolu bölmelerde tespit edilen miktar kadar damga yapmak üzere toplandık. İşte bu elimde gördüğünüz kart Trabzon Başsavcısına aittir. Benim başkasından gelen karta göre işlem yapmam söz konusu olamaz. Bu nedenle Muzaffer Aksakal bu yıl zatî ihtiyaç alamayacak,

O yıl M. Aksakal'a zatî ihtiyaç verilmedi…Gerçekten ihtiyacı yoktu ki bir sonra ki sene de almak için başvurusu olmadı…

Enver PALAŞOĞLU
ANKARA

NİÇİN YAZDIM ?

Sene 1967 ve yaz mevsimi. Yer Kütahya Altıntaş ilçesi Saraycık köyü. Keçiler Orman Bölge Şefi olarak ( şimdi Altıntaş İşletme Şefliği) Murat dağı silsilesinin kuzey yamaçlarını kapsayan verimli karaçam ve kısmen sarıcam ormanlarının korunması, işletilmesi ve geliştirilmesi ile görevliyiz.

Ova köylerine direk kaçakçılığı, düven kaçakçılığı ve kışlık yakacak için "kırıntı " deyip genç ormanları tırpanlamak adi işlerden. Çoğu geceler kaçakçı takibindeyiz.

O sene, geçmişte ( 1958 olabilir ) büyük yangın geçirmiş bir dere havzası yol programımızda. 5 km yol yapacağız, ama kazma kürekle. Buldozer yok. Yol şantiyesini kurduk, 20 kişilik işçi postamız var. Yapılan işe bakıyoruz, bu yol 20 kişilik işçiyle bitmez. Mevsim yaz, köylünün harman saman işleri başlamış, işçi bulamıyoruz. Başka köyden işçi de çalıştıramıyoruz. "Ne yapalım" diye çaresizlik içinde çare ararken, şantiyeye baraka yapıp kantin açma fikri cazip geldi.

1988 yılında Ahlatlı çeşme ve Karacaören köyü meşe korusuna enerji ormanı yapılmaya karar verildi. Köylülerin çıkıp meşeleri kesmeleri söylendi, yeri tarif edildi. Kesimciler keseriz diye söz verdiler, ama Karaca ören köyü kesmiyordu.

Soğuk bir Mart ayında işletme müdürümüz Şerafettin Sevinç şefimiz, kesim işi için Cengiz Demirtaş'a kendi işçilerimizle başlamamız için emir verdi. Ben başında olduğum dört işçi ile birlikte kesim motorlarıyla akşama kadar meşe kestik. Köylüler bizim kesim motorlarının sesini duyunca ertesi gün sabah 15-20 kişi gelmiş;

-Biz koruyu kestirmeyiz! dediler. Ben onlara sert bir tavırla hiç taviz vermeden;

-Ben burada görevliyim, bugün bu işçilerle çalışırım, başka yerden hâlledin, dedim. Başladım köylülerle mücadele etmeye, baktılar başa çıkamayacaklar;

-Siz işi bırakın biz keselim, para kazanalım, dediler.

Ben yine durumumu bozmadan;

-Biz bugün buraya geldik; siz de çalışın, biz de çalışalım, dedim. Ve böylece anlaştık.

O zamanın kooperatif başkanı Necip ile beraber traktörle işletmeye gittik, işletme müdürümüze durumu anlattık ve işi onlara yaptırdık.

İstihsal kesimlerinin yakacak odun vasfındaki emvalleri orman içindeki yolların kenarlarına ster yapıldı.

Bir gün şefimiz Cengiz Bey'e, Bekir Kurt adındaki bir şahsın murat 124 taksi ile her gün saat 20:00-22.00 arasında odun getirdiği, şu anda evinde 2 kamyon odun bulunduğu ihbarı geliyor. Taksinin rengi, plakası yazılarak haber verildi.

O akşam kesim memuru Niyazi Bakır ile beraber yol bağı yaptık, Simav yakınlarındaki Eynal kaplıcaları ve Ahlatlıçeşme arasındaki yolda taksiyi kıstırdık, ama bizi görünce bastı kaçtılar. Eynal’ın içinde yetiştik. Arka koltukları çıkarıp oraya ve bagaja hanımı ile birlikte odun sarmışlar. Halk etrafımıza toplandı.

-Arabayı Naşa deposuna sür, dedik.

Kaçakçı;

-Ben süremem ayaklarım titriyor.

Eynal otelinden şefimi telefonla aradım, şoför istedim. Simav Merkez Ekibi ile birlikte şoför geldi. Arabayı sonra kaçakçı kendi Naşa'ya götürdü.

Aradan bir kaç ay geçmişti. Çarşamba günleri Simav pazarı kurulurdu. Pazarda gezerken ana yoldan atlıyordum, bir araba aşırı hızlı bir şekilde üzerime doğru geliyordu, kıt kanat kurtuldum. Bu olay Bekir Kurt tarafından bana karşı yapılmış kasıtlı bir hamleydi. Ama ben bu olayı kimseye söylemedim. Bekir Kurt, İnlice köyünden idi. Bir gün İnlice köyüne gittik. Orada Kadana lakabında biri vardı. Bekir Kurt ona bu durumu anlatmış.

Kadana beni çağırarak bir kenara çekti;

-Bekir sana çarpacak mıydı? diye sordu.

Ben de;

-Evet. Dedim.

Kadana:

-Kendini koru, seni çarptırıp, olaya kaza süsü verecek.

Söğüt bölgesi ile Emet'in Hisarcık bölgesi sınırdır. Orada bizim mıntıkadan çam kesilip, kaybolmaya başladı. Gece biz, bir işçi, bir muhafaza memuru nöbet tutuyor, ormanda yatıyoruz.

Bir gün ekip başkanımız Müjdat Liman'a bir ihbar geldi;

-Emet'in Kızılçukur köyünde hızar var, çamlar oraya gidiyor.

Şefimize durumu anlattık. Araba ile kesim memurları; Mustafa Yıldırım, Niyazi Bakır ve biz korumadan Müjdat ağabey ile hep birlikte Kızılçukur köyüne gittik. Köye girerken hızar sahibi Abdullah, bizim arabayı görmüş ve hemen kapıları kapatmış. Biz köyün ortasına vardık, şahsın birine sorduk. Adam bize hızar sahibi Abdullah'ın evini tarif etti, hep birlikte oraya doğru gittik. Avlu kapısına vardık, en önde ben, arkamda da diğer arkadaşlar var. Kapıyı çaldık, adam hayli kapıyı açmadı. Ama bir süre sonra açtı, açar açmaz tüfeği yüzüme dayadı. Ben o anda şok olmuş bir şekilde;

-Amca indir şu tüfeği, ne yapıyorsun?

Abdullah amca:

-Siz Simav ormancılarısınız, giremezsiniz. Buraya Hisarcık bakar, dedi.

Biz bu şekilde amca ile mücadele ederken iri yapılı bir kadın gür sesiyle pencereden;

-İndir len şu tüfeği, dedi. Ve bize yönelerek;

-Girin oğlum bakın, onun aklı ermez, dedi.

Sonradan öğrendiğimize göre o kadın hızarcının karısıymış. Biz hızarı kontrol ettik, emval yok sadece hızar önünde yeni biçilmiş yaş talaşlar vardı. Kontrollerimiz bittikten sonra Simav'a döndük. Şefimiz Cengiz Demirtaş'a durumu anlattık. Hep birlikte Hisarcık'a gittik. O zamanın Hisarcık bölge şefi Mehmet bey ile Şefimiz Cengiz Demirtaş beraber bir odada biz Orman Muhafaza Memurları öbür odada oturuyorduk. Bizi çağırdılar. Mehmet bey;

-Tebrik ederim Cengiz bey; bölgede kaçak hızar çalışıyor, senin memurların buluyor. Gereğini biz yaparız, dedi.

Yıl 1990. Simav'da sıkılmaya başladım. Bir Eskişehirli olarak memleketimi özlemiştim. Bundan dolayı Eskişehir Orman Bölge Müdürlüğüne tayinimi çıkarttırmak için Ankara'ya gittim. Orman Genel Müdürü Nevşat Özer beyle görüştüm. Eskişehir'in İnönü kazasına tayinimi istedim. Genel Müdür Muavini Burhan Ceylan bey İnönü veya yakını yazdı. Bir ay sonra tayin yazım geldi; Kütahya İşletmesi Ören Orman Bölge Şefliği...

Şaşırmıştım, Kütahya'nın Aslanapa ilçesine bağlı Örenköy köyünde 3 Ağustos'ta göreve başladım. Kaçakçılıklar sürüyor dur durak bilmiyordu, ne biz vazgeçiyorduk ne de kaçakçılar. Ekibe ait eski bir jip ile gece gündüz koşturuyorduk.

Ekip başkanımız İrfan Sezen, Hamza Şahin, Bilal Aladağ, Mehmet Özdemir, rahmetli şefimiz Hüsamettin Uçar korumaya çok düşkündü, orada korumada çok zor günler geçirdik. Kaçakçılara haber veren kişiler tarafından evimize kadar takip edilirdik. Şöyle ki; kaçakçılar köylülerden bazı kişileri kendi taraflarına çekerlerdi, kendi taraflarına çektikleri bu adamlar bizi takip eder ve kaçakçılara en müsait zamanda haber verirlerdi. Mesela evlerimize gittiğimiz zaman, takipçilerden haberi alan kaçakçılar işe koyulurlardı, ama biz de yeni planlar düşünürdük.. .Arkadaşlar ile birlikte çok uyumlu çalıştığımız için bizi bölemezlerdi.

Bir gün gece kendi dairemizde oturuyorduk. Hamza, dışarı hava almaya çıkmıştı, o anda lojmanların karşısından karda kızakla kaçakçıların geçtiğini görmüş. Koşarak içeri geldi;

-Karşıdan kızakla geçen bir kaçakçı gördüm dedi. Şoförümüz Hasan Dayı idi.

-Hasan, çabuk çalıştır arabayı, dedik.

Hemen koştuk, arabaya bindik, kaçakçının gittiği yoldan ardına takibe koyulduk. Kaçakçı bizim görev aracını fark edince hemen tarlaların içine saptı. Jip yoldan çıkamazdı. Çünkü yerler yaklaşık diz boyu kar. Hamza ve ben arabadan indik ve koşmaya başladık bir yandan da 'duur, duur' diye bağırıyoruz. Tam o sırada kaçakçılar üzerimize ateş açmaya başladılar. Bunun üzerine biz de silahlarımızı çektik. Karanlıkta artık o silahı nasıl çektim bilmiyorum, daha ateş bile edemeden silahın kızağı, yayı her bir şeyi dağıldı. Oradan ayrılamazdım karların içini aradım taradım ve parçaları bulup hemen silahı bir parça hâline getirdim. Hamza da biraz daha koştu, durdu o da aşırı derece yorulmuş. İzleri takip ederek tekrar yola koyulduk bir de baktık ki kaçakçı tomrukları bırakıp kaçmış. Hamza;

-Haydi gidelim, bunların başına kimse gelemez artık, dedi.

Sabah traktörle tomrukları oradan getirttirdik, faili meçhul zaptımızı tuttuk.

Bir gün gece saat 11:30 sıraları kahveden geliyorum, lojmanların bahçesinde rahmetli İrfan abi geziniyor. Ben de yanına gittim.

İrfan abi;

-Hayırdır çavuş, canın sıkkın gibi, dedi.

Ben de;

-Evet, canım sıkılıyor çavuş, bu zor görevler hiç bitmiyor, dedim.

Orada İrfan abi ile biraz konuştuk.

-Hadi iz kontol etmeye gidelim, dedim.

3 km. ileride Tokul köyü vardı. Oraya doğru gezerek gittik. Köyün girişinde oturan Kırtık lakabında birinin ruhsatlı hızarı vardı. O taraftan sesler geliyordu. O tarafa doğru gittik eve yaklaşınca sessizce ilerlemeye başladık. Tam evin köşesinde sokak lambası var, dibinde de bir kadın gözcü olarak oturuyor. Biz yere çökmüş bir vaziyette gizlice olanı biteni gözlemliyoruz, ayağa kalkamıyoruz. Kalksak kadın bizi görecek. Alçak sürünmeyle köyün kenarındaki Kur’an kursunun arkasına vardık. Artık daha yakındık ve burada kimse bizi göremezdi. Hızara giren çıkan arabaları izliyorduk. At arabalarıyla tomruk geliyor, biçilen tomruklar kamyona yükleniyordu. Ben İrfan abiye dönerek;

-Hızarı basalım, dedim.

İrfan abi:

-Orası çok kalabalık, basarsak bu işten biz zararlı çıkarız. Biz yolları keselim kamyonu yakalayalım, sen git Hamza ile Bilal'i kaldır getir, ben arabanın ne tarafa gideceğini takip edeyim. Çünkü Gediz tarafına da gidebilir, Kütahya tarafına da gidebilir, dedi.

Koşa koşa Örenköy'e geldim. Hamza ve Bilal'i kaldırdım. Tekrar koşarak Tokul'a vardık. Vardığımızda hâlâ işe devam ediyorlardı. O gece de şoförümüz Namık yoktu, çocuğu hastalanmış, Kütahya'ya gitmişti. Jipin anahtarlarını da yanında götürmüştü. İrfan abi;

-Siz gidin şefe telefon edin, arabayla gelsin, dedi.

Tekrar koşarak Hamza ile birlikte Örenköy'e geldik. Saat gece epey vakit olmuştu. Şefe telefon açtık, geliyorum dedi. O zaman ne evlerde telefon ne de cep telefonları vardı. Sadece dairemizde eski bir küçük santral vardı, biz telefonu açtık dışarı çıktık. Kamyon Aslanapa yolundan gidiyordu. Hamza ile koşmaya başladık Örenköy çıkışında şefle karşılaştık. Araba hemen geri manevra yaptı, biz de hemen arabaya bindik hiç durmadan yol aldık. Önümüz toz duman arabayı kaybettik. Bir kırın başında deprem evleri var, evlerin oraları boştu o zamanlar.

O evlerin arasına girmiş, kamyonun ışığı kızarıyordu. Artık arabayı bulmuştuk. Bizim altımızda eski inter pikaplardan var. Kamyonun içinde 3-4 kişinin elinde tüfek var, tüfekleri dik tutuyorlar, namluları parlıyordu. Kamyon önümüzden yürüdü. Kamyon şoförünü tanıdık, Tokul köyünden Ziya Ercin.

Şef;

-Dur Ziya, diyerek bağırdı.

Ama Ziya durmadı, hızlı bir şekilde yola devam etti. Aslanapa’ya doğru peş peşe yol aldık. Şef silahını çekti.

Hamza;

-Şefim durun, hepsi silahlı, karşılık verirler.

Biz onları takip ederken o arada bir taksi ile İrfan abi ile Bilal de geldi. Neyse ki uzun süren gayretlerimiz sonucu sabah 05:00 sıraları kamyonu teslim aldık, Aslanapa deposuna çektik.

Aynı gün sabah depoyu işletme müdür muavinimiz Hüseyin Özüak ve bir hâkim geldi. Arabanın çadırını açtık. İçinden bizim ihaleye çıkardığımız müsadereli emvaller çıktı, ilk önce onları indirdik. Ayrıca arabadan ormandan kesilmiş kaçak keresteler ve istihsal bölmelerinden çalınmış mesaları yapılmış keresteler çıktı. Hepsini ayrı ayrı istifledik, depo memuruna yedemin ettikten sonra zaptını tanzim ettik.

1992 yılında Çatacık İşletmesine geldim. 4 senedir Akbayır depo memuru olarak görevime devam etmekteyim.

Gürbüz ÜNAL
Orman Muhafaza Memuru
ANKARA Orman İşletme Şefliği

BÖĞÜRÜM ZAMANI

O gün öğrendim, Çatak Köyü dağlarındaki doğal hayatın gizemini...

25 Eylül 1991 yılıydı. Yaz ayları bitmiş, artık sonbaharın ilk ayının sonuna geliyorduk. Her yıl 25 Eylül oldu mu, bu anıyı hatırlar, olayları yeniden tahlil ve tasnif ederim.

Ankara İli, Kızılcahamam ilçesindeki Orman İşletme Müdürlüğünde, meslekte dört yılı, İşletme Şefliğinde henüz bir yılını doldurmuş bir mühendis idim. Yürütmekte olduğum Bozalan Şefliğinde, arazi işlerini kış gelmeden önce toparlamak gayretinde idik. Orman Muhafaza Memurum İsfendi Kaya;

-Şefim, uygun görürseniz, Osman Usta (Bölge Şoförü) ile kesim devam eden yerlerde kontrol yapmamız gerekir, diyerek bir incelikle Enter Pic-upın görevlendirilmesini, benden talep etmişti.

Yangın mevsimi henüz bitmemişti, bu sebeple muhaberede önemli bir aracımız olan, Bozalan Yangın Gözetleme Kulesi faal hâldeydi. Yanlış hatırlamıyorsam saat 10.00’da beni işletme santraline çağırıyordu görevli…

-Şefim, sizi İsfendi ormancı arıyor önemli imiş, deniliyordu.

İsfendi Ormancım yiğitti. Erzurum kültürü ile yetişmiş, özü sözü bir, dadaştı o. Ondan Oltu hatırasını çok dinlemiştik. O yöreye özgü şivesi ve nezaketi güzeldi ormancımın.

İsfendi Kaya basit bir hadise olsa aramazdı beni, diye düşündüm… Aklıma kötü ihtimaller de gelmedi değil. Vesvese, telsiz odasına ulaşana kadar hayaller kurdu bende.

Telsiz odasına geçtim. Bozalan Kulesine çağrı yapıyorum. Aracılık et diyorum. Kuleci, ormancının özel kanal ile görüşmek istediğini bildiriyordu. Özel kanal ile direkt görüşmek o yıllarda ne mümkün....Işık Dağı Röle İstasyonu devreye girdi, yine de İsfendi Kaya ile görüşmek mümkün olamadı. Bozalan kule görevlisi Numan'ı sıkıştırdım;

-Nedir kardeşim bu söyleyemediğiniz önemli olan, dediğimi hatırlıyorum.

Kule görevlisi de anlamıştı gizli bir mesaj verilmek istendiğini, ama ne yapabilirdi!..

Numan;

-Şefim, mümkünse İsfendi ormancı sizi istiyor. Bir Tosun bulduklarını söylüyor, diyebildi. Tosun bir şifremiydi, diye bir an düşündüm. Hayır... Böyle bir şifremiz yoktu...

Az da olsa, bilgi almıştım ama, kendi kendime acilen gitmeliyim, dedim. Bir yandan da söylenilemeyecek bir durum ise ifşa etmemeliydim. O zaman Müdür Yardımcımız olan Haluk ağabeyin yanına gittim.

-Ağabey, sanırım ormancılarımın başında bir hâl var. Bana bir araba verir misin? dedim.

Sağ olsun Haluk Gülpınar ağabeyimiz bana güvenirdi. Hemen kendi aracını bana görevlendirdi. Ben de meslek hayatımın ilk yıllarında ormancılığı Haluk ağabeyden öğreniyor ve mesleği seviyordum. O az konuşur, bizlere mesleğin inceliklerini anlatırdı. Kızdığı zaman, bunu ifadesinden değil, yüzünün kızarmasından anlardınız.

Alelacele yola çıkmıştım, ikinci araç ile… İçimde bir merak ki deme gitsin. Tabii o zaman bir yıllık işletme şefi olmanın heyecanını da yaşadığımı itiraf etmeliyim.

O zamanlar otoban henüz yapılmamıştı. Ankara- İstanbul yolu, bakmakla yükümlü olduğum Bozalan Şefliğinin sınırları içinden geçerdi. Azaphane yokuşunu çıkarak, Gebeler Köyü yol sapağından dönüp, Çatak Köyüne doğru yol aldık. Bu arada telsiz ile sürekli Ormancılar ile bağlantı kurabilir miyim, diye çağrı yapıyordum, ama nafile… Anlaşılan bir derenin içinde idiler.

 

Bütün bu kaygılı ve sancı dolu yolculuk sonucunda, Çatak Köyü geçilerek, daha ilerde, istihsal üretim barakasına ulaştığımızda ormana da girmiş durumda idik. Bozalan kulemizin yıllardır emektarı Numan işçimizin yönlendirmesi ile yangın gözetleme kulesinin hemen Güney Batısına ulaştığımda, tosun olarak adlandırılan geyiği görmüş ve olayı hemen tahlil etmiştim.

Olay; yaban hayatımızın önemli ve bir o kadar da doğal hayatın parçası olduğunu duyduğumuz, hâlâ heybeti üzerinde duran boynuzları kocaman bir geyik, bir çam ağacına bağlanmış ve biçare ormancı arkadaşlarım şeflerini bekliyorlardı. İsfendi Kaya ormancı masum ve ağlamaklı bakışları ile, neden telsizde tosun kelimesini kullanıp da geyik demediğini anlatır gibi idi. Ormancılarım tecrübeli idi. Akıllı idi. Meslek disiplinini çok iyi algılamış insanlardı. Zira buradaki geyiklerin varlığını ben duymuştum ama, böylesine heybetli olduğunu ilk defa çıplak göz ile görüyordum.

Orman memuru arkadaşlarım Kızılcahamam-Gerede -Çerkeş Orman İşletmelerinin sınırında bulunan bu geyiklerin yaşadığını biliyorlardı. Kimseler duymasın diye fazla da dillendirilmiyordu. Bu geyiklerin sayıları 8-9 kadardı. İki tanesi erkek diğerleri ise dişi olan hayvanlardı. Bütün bu gizleme gayretlerimize rağmen zalimler, bu hayvanların içerisinde er olan ve en büyük olanını vurmuşlardı.

Bu biçare bakışlar arasında hemen karar vermeliydim.

Yaklaşık 1 Km yukarıda üretim yapan işçilerin kamyonu aklıma geldi. Talimat vererek, kamyonun getirilmesi için şeflik aracımızı gönderdim. Az sonra telsiz ile gelen cevap;

-Şefim kamyon odun yüklüyor, ne yapalım, şeklinde idi.

Kaybedecek zaman yok, şeklinde düşündüm ve odunların kamyonun henüz 1/3 kadarının yüklendiğini öğrendim. Bu hâli ile kamyonun getirilmesini tâlimatladım. Kamyon geliyordu, bu hayvanı yükleyip en yakın veterinerlik merkezine ulaştırmalı idim. Kamyon gelme aşamasında iken, bu kocaman hayvanı nasıl yükleyeceğimizi düşünüyordum.

İnce bir çamaşır ipi ile bağlı olan hayvan, bizi görünce ürkmüştü. Hayvanın arka sağ bacağı sallanıyordu. Bacağının kırılmış olacağını düşündüm. Kendini sağa sola çarpan ve heybetli boynuzları olan geyik daha fazla çırpınmasın düşüncesiyle, hâl dili ile yanına yaklaştım. Hayvancağız uysal bir tavır gösterdi. Önce alnını sıvazladım. Hayvan mahzunlaşmıştı. İki gözünden öperek sevgi ve acıma duygulan döküldü dudaklarımdan. Bir de ne göreyim! Geyik ağlıyordu. Tabirimi mazur görün ama abartmıyorum, küçük bir çocuğun bevletmesi (işemesi) kadar göz pınarlarından yaşlar akıyordu. Dayanamadım, benden de gözyaşları azda olsa döküldüğünü hatırlıyorum. Köylüler geyik için bu günlere böğürüm zamanı diyordu.

Bu sırada bu hâl dili ile muhabbet kurulurken, kamyon da bize yaklaşmıştı. Kamyonun ön sıralarına yüklenmiş odunların arka bölümünde yer vardı ve buraya bu hayvan yüklenebilirdi. Kamyonun arka kapağı, işçiler marifeti ile açıldı. Koca tosunun arabaya yüklenmesi kolay değildi. Kamyona ait olan büyük urgan geyiğin altına atılarak, oraya toplananların üstün gayreti ile kamyona yüklendi. Bu yükleme işleminde benim görevim, geyik ile hâl dilinde anlaşmak ve sevgi ile yaklaşma işi idi.

Geyiğin kamyona yüklenmesi ile ormancı İsfendi Bey, kamyonun kasasında geyik ile beraber Kızılcahamam istikametine devam ediyorduk. Ben öncelikle ilçeye gelip hazırlıklar ne ise yapabilmek için öndeki şeflik aracı ile geliyordum. Bu arada telsiz aracılığı ile aynı hassasiyeti göstererek Müdür Yardımcımız Haluk Gülpınar’ı aramıştım. Bir veteriner temin edilmesini talep etmiştim.

Kızılcahamam'a ulaştığımızda tüm işletmemiz çalışanları, biraz merak, biraz acıma hissi ile herkes kamyonun gelmesini bekliyordu. İlçe Tarım Müdürlüğünden veteriner arkadaşımız da hazır bekliyorlardı. Kendisi de avcı olan Merkez İşletme Şefi Aydın Aslan arkadaşımız, olaya daha çok ilgi duyanlardandı. Kamyonun üzerinde Veteriner arkadaşımız gerekli ön incelemeyi yaparken, İşletme personeli de kamyonun üzerine çıkarak, hatıra resim çektiriyorlardı. Veterinerin verdiği ilk raporun, burada buna bir şey yapılamayacağı şeklinde idi.

Bu arada o zaman Orman Genel Müdürlüğü bünyesinde Av ve Yaban Hayatı Daire Başkanlığı vardı. İşletme Müdürümüz ve Müdür Yardımcımız Daire Başkanı rahmetli Sabit Tarhan başkanımızı haberdar etmişlerdi. Bu aşamada daire başkanı ağabeyimiz, Ankara Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi ile irtibat kurmuşlardı. Bu geyiğin bu şekilde Ankara'ya getirilmesi talimatlaşmıştı.

Ormancı meslektaşlarımızın meslek ilişkisinden öte, diğer birimler ile iyi ilişkiler içerisinde olması, işimizdeki başarımız dolayısıyla da alakayı artırmakta olduğunu burada ifade etme gereği duyuyorum.

Bundan sonraki Ankara gelişmelerinde ben bulunmamıştım. İsfendi Kaya ormancım kamyon ile gitmişti. Bu kısımda onun anlattıkları kadarını aktaracağım.

Ankara'nın girişinde bizi Genel Müdürlüğümüze ait bir araç kamyonu karşılamış ve doğruca Dışkapı semtindeki Veterinerlik Fakültesine gidilmesini sağlamıştı. Fakülteye ulaşıldığında, değerli büyüğümüz rahmetli Sabit Tarhan da orada hazır bulunduğu, fakülte hocalarından yaklaşık 10 kadar hocanın hazır bulunduğunu görünce ziyadesi ile duygulandığımız anlatılmıştır. Geyik hemen büyük röntgene alınarak durum hakkında sağlıklı bilgi alınmaya çalışıldı. Ama durum üzücüydü. Geyik şevrotin mermisi ile vurulmuş ve kaval kemiği tamamen parçalanmıştı. Hocalardan oluşan komisyon toplanıp bir karar yazdılar. Karar: Geyik kurban edilecekti. Bu geyiğe bir kurdele bağlayın ve kurban edin denildi.

Akşam üzeri kamyonun Kızılcahamam'a geldiğini gördük. Meraklı gözler, sonucu merak etmektedir. Ormancı İsfendi Kaya gelerek Şefim;

-Kurdele bağlayın ve kurban edin dediler, dedi.

Anlayamamıştım, ne demek! Komisyon neden böyle bir karar vermişti. En azından bu hayvan ameliyat ile bir bacağı kesilerek yaşatılamaz mıydı? Öğrendik ki: Bu hayvan erkek geyik olması sebebi ile çiftleşme sırasında bir ayağı üzerinde duramazdı. Geyik gururlu hayvandı. Cinsel ilişki kuramayınca bunu onur meselesi yapar ve intihar ederdi. Bu hayvanın psikolojisi hocalar tarafından bilindiği için kurdele bağlayın ve kurban edin kararı verilmiş.

Üzülmemize rağmen hayvanlarında ayrı bir dünyası ve psikolojisi olduğu nazarında, yeni bir özellik öğrenmiştik. Boynuzunda 7.5 çatalı bulunan geyik hüküm gereği, istemeyerek de olsa kesilecekti. Kamyon, Kızılcahamam mezbahanesine götürüldü. Ümitler sona ermiş, işin amelelik kısmına geçilmişti. Bu geyiği kesecek kasap arandı... Oda ne! Kasapları ile ünlü ilçede kimse bu geyiği kesmek istemiyordu. Hatta bıçak vs. malzememizi dahi veremeyiz, diyorlardı. Nedeni ise Geyik kutsal bir hayvandı, ona bıçak saplayanın kısmeti kesilirdi. Onun için kimse bu işe girmedi. En sonunda mezbahanenin bekçisi Katil Ahmet bulundu. O zat, bunu yapabilirdi. Katil Ahmet'in üzerinde iki katili vardı.

Koca tosun, mezbahanenin kesim bölümünde yatırılıp kesime geçildi. Katil Ahmet bıçağı hayvanın boğazına sürüyordu. Ama deri kalındı, kesmiyordu bıçak... Adeta Hazreti İsmail'in oğlunu kurban etmesi akla geliyordu... Sonunda Katil Ahmet’in, kama bıçağı boynun arkasına saplayarak tersten kestiği söylendi. Ben bakamamıştım bu hazin manzaraya...Kancalar ile koca geyik asıldığında ve iç organlar alınınca mezbahanenin içini, çimen ve ot kokusu kapladı. En doğal şartlarında beslenen geyik doğayı anlatıyordu hepimize… Kafa, ayak, sakatatları ve deri alındığında geyiğin eti 174 Kg gelmişti. Kasaplar bu eti bile buzdolabına koymayı günah saydıklarından hayvanın eti, Orman İşletmesi Eğitim merkezinde muhafaza edildi, piyasaya satışı gerçekleştirildi.

Geyiğin kafası ve derisi tabaklanıp İşletmenin uygun bir yerine asılacaktı. Bu işten anlayan, Gerede yolu üzerinde turizm işletmeciliği yapan Atlan Baki Ersoy ile irtibat kuruldu.

Atlan Baki Ersoy Avrupa'da dahi avcılık yapmış iyi bir avcı idi. Onun anlattığı bir kıssayı da anlatarak hatıramı sonlandıracağım. Bu geyiğin başını ve derisini tabaklayan usta, Atlan Baki Beye sormuş.

-Arkadaş! Bu hayvan çok ağlamış. O kadar ağlamış ki, göz çukurundan süzülen gözyaşı, geyiğin derisini eritmiş.

Atlan Baki Bey, bunu bana sorunca, benim henüz taze olan duygu yüküm yeniden belirmişti. İki ay önce olan bu hadise karşısında yaram yenilenmişti.

O yıldan sonra 25 Eylül geldiğinde bu acıyı ve anıyı hatırlarım. İnanıyorum ki doğal hayat bize muhtaç değil, biz doğal hayata muhtacız.

Selâm ve saygılarımla.

Halil COŞKUN
Orman Mühendisi /ANKARA

CEHENNEMDERE STAJI

Yıl 1969. Tarsus Orman İşletme Müdürlüğünün "Çolak Cehennemdere" Bölge Şefliğinde mecburî stajımı yapıyorum. Bölge Şefimiz rahmetli Cemal Sert, adı gibi kendide öyle. Köylüler hem seviyor, hem de çekiniyorlar. Ama çok sevecen bir kalbi vardı. Ağladığına şahit olmuştum. Namrun yaylasının "Suçatı" mevkiinde yol inşaat var, beni şefimiz işlerin başına puantör olarak verdi. Suçatı, anıt ağaç gibi sedir ve karaçamların bulunduğu iki suyun birleştiği bakir bir sedir-karaçam meşceresi.

Yol güzergâhı tespit ediliyor, etüt yapılacak. Cemal bey ve etütçülerin peşinden yamaçta yürümeye çalışıyorum. Onlar asfalt yolda gider gibi dümdüz yürüyorlar, ben iki adım atıp, üçüncüde kayıyorum. Düşe kalka peşlerinden yürümeye çalışırken Cemal bey dayanamadı bana;

-Halil sen benim izimden yürü, ben hangi taşa basarsam sen de o taşa bas kaymazsın, dedi. -Olur dedim, peşine düştüm.

Cemal bey, taşa basıyor taş kaya gibi sağlam kıpırdamıyor, ben aynı taşa basınca taşa bir hâller oluyor, ayağımın altından sabun gibi kayıyor, tabi ben de peşinden. Cemal bey, durumu görünce beni şantiyeye gönderdi. Gidip oturdum ve kendilerinin yamaçta yürüyüşlerini imrenerek seyrettim. İşte böyle oldu benim Ormancılıkla tanışmam.

Yıl 1981. Anamur Orman İşletme Müdürlüğünde Toldağı Orman Bölge Şefi olarak çalışıyorum. Aylardan Temmuz. Yangın mevsiminin ortası. Müdür, müdür yardımcısı ve tüm bölge şefleri İşletmenin Akdeniz sahilindeki Yoğunduvar Orman deposundaki yazlıkta kalıyoruz. Burada akşam yemeği yenir yenmez hemen konken masasında bir sandalye kapılır. Kapamayan açıkta kalır. Açıkta kalanı da Müdürümüz Mustafa Ersoy, yangın çıkacak olursa yangına gönderirim, der. Onun için herkes öncelikle konken masasındaki yerini almaya çalışır.

O akşam, Çaltıbükü Bölge Şefliğinde yangın çıkıyor. Çaltıbükü Bölge Şefi Çetin bey, çalışkan bir arkadaş. Yangın biraz büyükmüş, beni de yangına çağırdılar.

Yangınla mücadele ekibimi topladım derhal yangın mahalline hareket ettik. Müdür beyle telsizle görüştük yanına gittim. Çaltıbükü bölgesinde Göksu ırmağı adında bir akarsu var. Irmağın başındaki köprünün üzerinde müdür bey arabasıyla beni bekliyor. Köprünün başından yangın sahası görünüyor, tahmini 5-6 km. ilerde. Müdür bey bana;

-Halil Çetin, telsizi almayı unutmuş, yangın sahasından bilgi alamıyoruz sen yetiş ve telsizle bilgi verin! dedi.

Hava zifiri karanlık, göz gözü görmüyor. El fenerlerimiz bile yetersiz kalıyor. Sadece karşıdaki yangın alevini görüp, aleve doğru gitmeye çalışıyoruz. Yangın kenarında dik kayalık yamaç üzerinde dağcılar gibi elli ayaklı yürümeye çalışıyoruz. Kâh yamacın uç noktasına vardığımızı fark ediyor, sonra aşağı tekrar yana doğru ilerliyoruz. Bir kayacak olsak Göksu ırmağını buluruz. O yürüyüş de değme dağcılara çıkarttık, diye düşünüyorum. Mücadele ederek yangın sahasının alt noktasına vardık.

Bizden sonra yola çıkanlar sırtın üzerinde günün ağarmasını beklediler. Biz yangın sahasının alt başındayız, yangın tepenin başında yukarı doğru tırmanmamız gerekiyor. Yukarıdan ısınan kaya parçaları patlayıp hızla aşağı doğru üzerimize geldiklerini çıkardıkları ıslık seslerinden anlıyor, bize doğru yaklaşırken en yakın ağacın gövdesini kendimize siper alıyoruz. Kaya geçince tekrar tırmanmaya devam ediyoruz. Biri bize çarpsa, ölüm yüzde yüz. Bu mücadelelerle yangın sahasına vardık. Çetin beyle buluştuk ve yangını söndürdük. Ertesi gün geçtiğimiz yamacı görünce ben ve ekibim bu yamaçtan nasıl tırmandığımıza bizler bile şaşırdık. Meğer aşağıda ırmağın hemen kenarında patika yol varmış. Ama biz bilmiyorduk.

Halil GÖKPINAR
İşletme Müdürü
KİLİS

HASAN NİYAZİ'NİN (İKİZER) ANILARI

1966 yılında Sütçüler Devlet Orman İşletme Müdürlüğü Çandır Orman Bölge Şefi Vekili olarak çalışıyordum.

Yol olmadığı için araziye atla seyisle birlikte gitmiştim. Merkep, at, katır, kısrak her türlü hayvana binmeyi Kıbrıs'ta öğrenmiştim. Bindiğim at çok huysuzdu. Yolda giderken birden ürkerek dörtnala giderek ekin tarlasının içine aniden saptı. Yağmur yeni yağdığı için her taraf çamur içinde idi. Atın yelelerine sıkı sıkıya tutunmama karşın üstünden düştüm. Üstüm başım çamur olmuştu. Gözlüğümü az ileride, yeni çıkmış ekin tarlasının içinde buldum. Her yerimi yoklayınca bir şey olmadığını görerek ata tekrar bindim, verilen görevi tamamlayarak seyisle birlikte bölgeye döndük.

Sütçüler Devlet Orman İşletme Müdürlüğü'nde çalışırken 1965 -1966 yıllarında Ankara'dan kuruluşlarla ilgili Yüksek Fen Heyetinden bir meslektaş grubu Sütçüler’e gelmişti. O zaman Başbakan Süleyman Demirel idi. Isparta Orman Bölge Şefliği'nin, Isparta Orman Bölge Müdürlüğü'ne yükseltilmesi için görevlendirilen heyet, kuruşla ilgili olarak olumsuz rapor vermişti. Başbakan daha sonra yeni bir heyet kurdurarak aynı görevin yeni heyete verilmesini istemişti. Yeni heyet, bu kez Isparta'da Orman Bölge Müdürlüğü kurulmasına ilişkin olumlu rapor vermiş ve çok geçmeden kısa bir süre içinde Isparta Orman Bölge Müdürlüğü kuruluşu gerçekleştirilmişti.

Orman Genel Müdürlüğü Araştırma Planlama ve Koordinasyon Daire Başkanlığı Fen Heyeti Müdürü olarak çalışırken Müdürlüğe çalışmak üzere çok iyi Türkçe ve İngilizce daktilo yazan Funda Dağabak adlı bir bayan memur gönderilmişti. Funda hanım, işine bağlı, çok dikkatli, hiç hata yapmadan çok temiz daktilo yazıyordu. Kendisinden çok memnundum. Hiçbir zaman izin arzusunu da geri çevirmedim. Yarı zamanlı olarak Gazi eğitim Enstitüsü İngilizce Bölümüne gidiyordu. Türkçe ve İngilizce daktilo yazılarını hiç hata yapmadan yazardı. O kadar ki okumdan imzalanacak gibi. Bir gün istifa dilekçesini verirken, anne veya babası ile görüşmeden istifasını kabul edemeyeceğimi söyledim. Babası, daireye gelip görüştük. Kızının mezun olduğunu, daha iyi bir işte çalışmak istediğini, ailesinin de olurunu aldığını babası ile görüştükten sonra, ayrılması için istifa dilekçesini kabul ettim ve bizden böylece ayrılmış oldu.

Konya Milletvekili olarak seçilen Vefa Tanır Orman Bakanı olarak Bakanlığımıza atanmıştı. Kuruluşlarla ilgili olarak Konya'ya bağlı olan Bozkır Orman Bölge Şefliği'nin Orman İşletme Müdürlüğü'ne yükseltilmesi için rahmetli Muzaffer Yaman ile birlikte görevlendirilmiştik. Bozkır Orman Bölge Şefliğine giderek gerekli çalışmaları yaptık ve sonunda raporumuzu Bakanlığa gönderdik. Ormancılık yönünden Bozkır Orman Bölge Şefliği'nin Orman İşletme Müdürlüğüne yükseltilmesine gerek olmadığını bildirdik. Ormancılık yönünden zayıf ve fazla işi olmayan bölgenin şefi iş azlığı nedeniyle de Ankara Hukuk Fakültesinde kayıtlı olan bir öğrenci idi. Dolayısıyla Bozkır Orman Bölge Şefliği eski statüsünü sürdürmeye devam etti. Sonradan ne oldu kapandı mı bilmiyorum?

Hasan İKİZER
ANKARA

ANILARIMA BAŞLARKEN

Ormancıların anılarını yazmaları için, yaptığı güzel ve gerekli teşebbüsten dolayı Ankara Orman Bölge Müdürlüğünü ve Hak-İş Sendikasını kutluyorum. Son derece pratik ve realist bir yolla amaca ulaşmak istemişler. Biz millet olarak; günlük tutmayı ve yaşantımızı faydalansınlar diye gelecek kuşaklara aktarmayı beceremiyoruz. Böylece gençlerimizin geçmişten ibret alma şansını kısıtlıyor, tarihin aleyhimize tekerrürünü de engelleyemiyoruz.

Anıların yazılmasını İzmir'de biz de arzuladık. Ege Orman Vakfı Genel Müdürü meslektaşımız Metin Gencol, vakfın bütün imkânlarını (büro, araç, vs) bu amaca tahsis etmesine rağmen başarılı olamadık.

Ben ailevî sebeplerle 1950 yılında meslekten ayrıldım, iş hayatına atıldım. Ancak meslektaşlarımla bir olmayı, meslekten kopmamayı, toplantılarına katılmayı bugüne kadar başarabildim. İkinci bir dalda üniversite öğrenimi yapmama rağmen hep ormancı kaldım. Mesleğim sorulduğunda ormancıyım demekten gurur duydum. Bu duygularla bazı anılarımı anlatacağım.

Hüseyin A. SANATER
İZMİR

BİT

Zatî ihtiyaçlarını karşılamak üzere, 1940 yılı Aralık ayı sonlarında yağmurlu ve karlı bir günde at sırtında muhtarla birlikte Şeytanbudaklar köyüne gittim. Köy, Nilüfer Çayı'nı takiben Uludağ'ın arkasında ve epeyce uzakta idi. Akşama doğru sırılsıklam ıslanmış olarak köye vardık. Köy odasına misafir edildim. Odada bir odun sobası ve birkaç iskemle vardı. Aydınlatıcı olarak gaz lambası yerine ilikmen tabir edilen bir araç kullanılıyordu. Akşam yemeği olarak zeytinyağında pişmiş yumurta ikram ettiler. Köy ileri gelenleri ile iki saat kadar sohbet ettik. Aynı odaya yatak serip gittiler. Uykum gelince soyundum. Yatağa yatmak için yorgam kaldırdığımda karşılaştığım manzara korkunç idi. Yatak ve yorgan kirden simsiyahtı. İçinde bit kaynıyordu. Geri çekildim ve iskemlenin üstüne kaçtım. Orada sabahladım. Sabahleyin işimi tamamlayıp Bursa'ya döndüm.

1940 yılında bu hâlde olan köy, şimdi Bursalıların yaptırdığı köşk ve sayfiye evleriyle dolmuş. Çilek ve kirazdan köy halkı zenginleşmiş. Şeytanbudaklar olan köyün adı değiştirilmiş, galiba Çamlıca olmuş. Servetin sermayeye dönüşmesi (kullanılmayan topraklarda karlı üretim yapılması), kısaca ekonomik gelişme iyiliklerin, güzelliklerin, temizliğin ve medeniyetin gelişmesini sağlamış. Kısmet olursa gidip oraları bir daha göreceğim.

Hüseyin A. SANATER
İZMİR

ACIPAYAM ANILARI

Şair Eşref’in Ormancılara Yergisi

Eşref, istibdat idaresi ve Abdülhamit aleyhtarı idi. Ayrıca rüşvetin ve hırsızlığın amansız düşmanıdır. Acıpayam'a kaymakam olarak atanmıştır.

Eylemem ölsem de kizbi ihtiyar doğruyu söyler gezer bir şairim. Bir güzel mazmun bulunca eşrafa kendimi hicv eylemezsem kâfirim. diyen hicivci şairimizin, kitaplarında göremediğim yıllarca birkaç meslektaştan başkasına nakletmeye cesaret edemediğim yergisine değineceğim. Örtbas etmelerin, yasaklamaların hiç de doğru olmadığını bu yaşa geldikten sonra öğrendim.

Önce hicvin yazılmasına sebep olan olayı anlatayım. Şair, at sırtında ormancılara refakat ederek bir köye gider. Kaymakamı köyde bırakan meslektaşlar da ormandaki işleri için yola devam ederler. Akşam olunca içki müptelası olan kaymakam heybesine koyduğu rakıları arar, bulamaz. Meslektaşlar muziplik yaparak rakıları almış ormana götürmüşlerdir. Akşamcı olan ve kendi ifadesiyle;

Hür değildir kimseler, hürriyetim malum iken /Bak belaya Eşrefa, ben de esir-i badeyim, diyen kaymakam şair Eşref öfkeyle şu mısraları sıralar:

Meşcere olurdu ruyi zemin ormandan çıkarılsa şimdiki müstahdemin. Kurt ayı bunlar kadar eylemez ormanı tahrip, hepsi de hırsız lanetullahi aleyhim ecmain.

Not: 1944 yılında benim çalıştığım senelerin Acıpayam’ı bu anlatılanlardan farklı değildi. Orman işletmesinin gelişi ile kasabada hatırı sayılır gelişmeler olur. Şimdi tanınmayacak kadar gelişmiş ve güzelleşmiş.

İlk Devlet Orman İstetmeleri ve Uygulamaları

Devlet orman işletmeciliğinin ilk uygulayıcıları olarak bölgelerimize gittik.

Bölgem Hayriye köyü idi. Bir atım, seyisim ve bir muhafaza memurum vardı. Büro ve yatakhane olarak kullanmak amacıyla bir köy evi kiraladık. Masam ve sandalyem var mıydı yok muydu hatırlamıyorum. Amenejman planlarına göre detayı tespit ettim. Kesilecek ağaçları numaralatıp damgaladım. Rize'den ve Toroslar'dan gelen kesiciler süratle ağaçları kesip tomrukladılar. Tomruklar, at arabaları, öküz arabaları ve kağnı arabalarıyla ile Denizli'nin Bozkurt istasyonuna taşınacaktı. Kazma kürekle yeni yollar açarak, eskileri düzelterek sevkıyatı sağladık. Yalnız bu iş kolay olmadı. Dağdan, ormandan Bozkurt ovasına, sarp araziyi aşarak yol yapmak hem zor, hem de masraflı olacaktı ve zaman alacaktı.

Yol güzergâhında bulunan deredeki değirmen dikkatimi çekti. Senelerdir kullanılmayan değirmenin uzunca bir su arkı vardı. Aklıma ilginç bir fikir geldi; ''su arkını yol olarak kullanmak."

Arkı çok az masraf ve emekle yola çevirdik. Köylü düzgün ve rahat bir yola kavuşmanın sevinci içindeydi. Değirmenin sahibi buna isyan etti. Köylünün beni müdafaa ederek değirmenciye çıkışması ve ikna ile işi hâllettik.

Tomruklar ve kömürler, çok iyi fiyatla hemen satıldı. Satışlar işletmenin yüzünü güldürdü ve malî bakımdan rahatladı. Bütün bu işler arasında yangın ve diğer uğraşlar yüzünden elli beş kilodan kırk sekiz kiloya düştüm. Durumu gören müdürüm rahmetli Şahap Aral;

-Hüseyin, sana odamın yanında yer ayırdım. Bundan sonra merkezde kalıp bana yardım edeceksin, dedi.

Gösterilen âlicenaplığı hayatım boyunca unutmadım. Bu arada muhasebecimiz Ahmet Bey de “Ankara'dan genel müdürlük muhasebe müdür yardımcısı Edip Egi Bey geldi, seninle görüşmeyi çok arzu etti.” hatırlatmasını yaptı.

Müdürümün yaptığı jestin ve Edip Egi'nin benimle görüşme arzusunun sebebini Acıpayam işletmesini teftiş eden Kazım Acar'dan 1946' da İzmir'de öğrenecektim.*

Şöyle ki; tecrübesiz olmama rağmen yapılan işletme faaliyetlerindeki denge, mutabakat ve muhasebeye intikaldeki rahatlık fark edilmiş. Yani amenajman planlarından çıkardığım Eta kadar damga yapmışım. Aynı miktar kesim, aynı miktarda taşıma ve aynı miktarda depolama ve aynı miktarda satış yapmışım. Kesim ve taşımaya yapılan ödemelerde de mutabakat vardı. Miktarlardaki bu uygunluk, insicam ve bunların muhasebeye intikallerindeki rahatlık hemen fark edilmiş. Bu mutabakatı sağlayamayan arkadaşların hepsi başka yerlere atanmış. Devlet orman işletmeciliğinin kuruluşundaki bu başarımda hocalarımın payını hatırlayarak onları da rahmetle anıyorum. Bilhassa muhasebe hocamız bursa defterdarından çok etkilenmiş olduğumu belirtmek isterim.

* M. Kazım Acar, Turgutlu Orman İşletme Müdürlüğüne atanmıştı (daha soma fen heyeti reisi oldu). Devlet orman işletmeleri devri başlayınca İzmir Orman Başmüdürlüğü kaldırıldı, İzmir, Turgutlu'ya bağlı bölge şefliği oldu. Ben de o zaman Karşıyaka orman fidanlığında çalışıyordum. Rahmetli Acar fidanlığı ziyarete geldiğinde beni görünce sarıldık. Dedi ki:

-Acıpayam işletmesine teftişe gittim, senden bekleneni yapmışsın. Gurur duydum, kutlarım" dedi. Rahmetli Acar ile Bursa Orman Başmüdürlüğünde 1940-41 yıllarında beraber çalışmıştık, ağabeyimizdi. Bilgi ve tecrübelerinden yararlanmıştık. Dürüstlük, mertlik ve mesleğe düşkünlük idealleri rehberimiz oldu. Acıpayam’daki başarımdan gururlanması bundandı.

Şunu hatırlatayım: Karşıyaka'da bir evde pansiyoner kalıyordum. Eski başmüdürlük binası bölge şefliği ve misafirhane yapılmıştı. Kazım Acar beni aldı, o misafirhaneye yerleştirdi.

Kağnı Medeniyeti

Bölgemde tanıdığım, kendilerine iş verdiğim köylerdeki çok farklı yaşam tarzları beni çok üzmüştü. Kafkas göçmenlerinin bilhassa balkan göçmenlerinin ekonomik durumlarının iyiliği yaşantılarındaki temizliği ve becerikliliği yanında, bir Anadolu insanı olmam dolayısıyla dağ köylerindeki fakirlik, sefalet beni her zaman üzmüştür.

Daha önce arz ettiğim Şeytanbudaklar olayı ile bütün dağ köylerinde karşılaştım. Bu durumun sanki Anadolulu ve dağ köylüsü olmaktan, cehaletten, görgüsüzlükten kaynaklandığını sanmıştım. Bu yüzden Köy Enstitüsünde yetiştirilecek öğretmenlerle bu işin çözüme kavuşturulacağını sanmıştım. Yanıldığımı ve Anadolu köylüsünün gerçek sefalet sebeplerini ancak akademide sosyoloji ve ekonomi bilgilerim arttıkça öğrenecektim. Rumeli göçmeni, Kafkas göçmeni ve Anadolu dağ köylüsü arasındaki yaşam farklılığının kullandıkları üretim araçlarından kaynaklandığını anladım.

a- Rumeli göçmeni dört tekerlekli uzayıp kısalabilen ve güçlü atlarla çekilen arabalara sahipti. Bir seferde iki metre mikâp tomruğu bölgemden Bozkurt istasyonundaki depoya taşıyabiliyordu. Günde iki sefer yapıyor ve bir günde benim aylık maaşım kadar ücret alıyordu.

b- Kafkas göçmenlerinin arabası aynıydı, fakat öküzlerle çekiliyordu bu yüzden günde bir sefer yapabiliyorlardı.

c- Anadolu dağ köylüsü ise iki tekerlekli kağnı arabası kullanıyordu ve 1/2 metre mikap tomruğu zar zor taşıyabiliyordu. Üstelik devrilme ve uçuruma yuvarlanma tehlikesi de vardı.

Netice olarak biri dört diğeri iki kazanırken, kağnı kullanan yarım kazanıyordu. Evet, bu farklı kazanç insanların yaşantısına, davranışlarına ve düşünme tarzlarına yansıyordu.

Bütün mesele yolların, iletişimin ve üretim araçlarının gelişmesinde ve bir de servetin sermayeye dönüşmesinde ve üretim artışında yatıyordu.

Hüseyin A. SANATER
İZMİR

MERKEZİYETÇİ YÖNETİM VE HATALARI

3116 sayılı kanuna göre orman fidanlıklarının vazifesi köy ve belediyelerde birer orman kurmaktı. Kanun büyük ölçüde amacına ulaştı. Burada ağaç yetişmez diyen zihniyeti de daha 1950 yıllarında yıktı.

O zamanlar naylon olmadığından, repikaja tabi tutulmuş fidanlar, toprağıyla beraber mevsiminde çuvallara sarılıyor ve dikim yerlerine sevk ediliyordu. Yani ağaçlandırma çalışmaları vejetasyonun durduğu mevsimlerde yapılıyordu. Bu da ilk ve sonbaharda oluyordu. Genel müdürlük yağan yağmurlardan faydalanılsın diye dikimlerin mutlaka sonbaharda, Kasım -Aralık içerisinde yapılmasını tavsiye ediyordu.

Genel müdürlüğün bu buyruklarına büyük ölçüde uyardık. Yetişemediğimiz zaman dikimler şubat Mart hatta Nisan ayına kalırdı. Ağaçlandırmadan alınan sonuçları genel müdürlüğe rapor ederdik. İki üç sene sonra dikkatimi çeken bir hususa değineceğim. Genel müdürlüğün ikazıyla sonbaharda yapılan ağaçlandırmanın başarısı % 10 -% 20 civarında oluyordu. İlkbahar dikimlerinde ise başarı %70- %90'a ulaşıyordu. Ege'de vejetasyonun sonbaharın sonuna kadar devam ettiğini bu durumda fidanların dikim için sökülüp ambalajlanmasının hata olduğunu fark ettik. Durumu müdürüm rahmetli Niyazi Tanay'a bildirdim.

-Hüseyin, hemen bir rapor hazırla durumu genel müdürlüğe bildirelim, dedi.

Naylon çıktıktan sonra böyle bir durum yaşanmıyor. İsterseniz sonbahar kış demeden her zaman dikim yapabilirsiniz. Ama bu anıyı niye anlattım?

Bütün yetkilerin Ankara'da toplanmasının kısaca merkeziyetçi yönetimlerinin sakıncalarını basit misalle vermek istedim. Türkiye değişik iklim, ekolojik hatta ekonomik (çeşitli orman mallarına ihtiyaç dolayısıyla) faktörlerin baskısı altında yaşayan bir ülke. Bırakın her bölge kendi şartlarının gereğini yapsın. Yalnız devlet değil, özel sektörü de bu işe katalım (özel ormancılık).

Hüseyin A. SANATER
İZMİR

BİLİRKİŞİLİK ANILARI

Kısa süre memuriyet hayatımdaki önemli saydığım bazı anıları bundan önceki yazılarımla dile getirmiştim. Şimdi de meslekten ayrıldıktan sonra yirmi beş otuz yıl süren ' 1955-1985' bilirkişilik hayatımdaki birkaç anımı nakletmek istiyorum.

Bilirkişi Raporu

O yıllarda İzmir'de emekli meslektaş yoktu, tesadüfen bu iş benim üzerime yüklendi.

Dava konularının %80’i bir yerin orman olup olmadığı ve tahdit uygulamalarıyla ilgiliydi. İlk keşfe Seferihisar'da gittim. Orada hâkim Nurullah Aşıcı'dan (Allah rahmet eylesin) meslekî bilgilerimi orman kanununa uyarlayarak nasıl ve ne şekilde ifade edeceğimi öğrendim. Adeta kursiyermişim gibi üşenmeden benimle saatlerce ilgilendi. Ondan edindiğim bilgilerle raporlarımı basitleştirdim hatta klişeleştirdim.

Seneler sonra İzmir'de hâkim Günten Hanım (Allah sağlık ve uzun ömürler versin) dedi ki:

-Hüseyin bey, senin raporlarında hukuken bize gereken bilgileri birkaç dakika içinde yorulmadan bulabiliyorum, dedi. Ben de bunu hâkim Nurettin Aşıcıdan öğrendiğimi söyledim. O yıllar, orman davalarında müthiş bir artış oldu. Rapor yazmakta zorlanmaya başladım. Raporları klişeleştirerek matbaada bastırdım. Boşluk bıraktığım yerleri doldurmak suretiyle işin kolayını bulmuştum. Dört beş yıl böyle idare etmiştim. Bir gün, Yargıtay’dan bu şekildeki matbu raporlara itiraz geldi. Tekrar daktiloyla rapor yazmak zorunda kaldım.

Maliye'ye Bilirkişilik ve Bir Orman Başkâtibi

Senesini kesin olarak pek hatırlayamayacağım. 1960’lı yıllar olacak. Defterdarlıktan arandım. Önüme bir kereste imalatçısının vergi kaçakçılığıyla ilgili dosyasını koydular. Ve dediler ki;

-Biz Orman Genel Müdürlüğüne ve Orman Baş Müdürlüğüne sorduk, cevaplar dosyada.

Gayri mamulden (tomruktan) kereste yapılırken % 30 zayiat oluyormuş bu rakamlara göre bizim hesap uzmanlarımız gerekli hesapları yaptılar, zayiat miktarını tespit ettiler.

İş mahkemeye intikal etti. Bilirkişinin memur değil serbest birisi olması gerekmiş. Bildirilen %30'a göre bu hesaplamayı yapın da dosyayı kapatalım" dediler. Şaşırdım, %30 orantısı zayiat hesaplamalarında teorik olarak kullanılan bir rakamdı. Böyle bir rakamı, her yerde ve şartta uygulanırmış gibi nasıl vermişler, bilemiyorum. İtiraz ettim;

-Zayiat, ağacın cinsine, yaşına, kalitesine ve vs göre değişir. Dosyayı alıp inceleyeceğim ona göre rapor vereceğim, dedim.

Dosyayı aldım, ben ne yapacaktım? Zayiatı oranı, alış faturalarında belirtilen cins ve kaliteye göre yaklaşık ne olabilirdi?

Aklıma, kereste imalatçılarına gitmek geldi. Ancak konuşmak istemediler, ne yapacağımı şaşırdım.

Orman Baş Müdürlüğüne koştum. Araştırma Şube Müdürlüğüne girdim ve sordum. Onlar da bir şey söyleyemediler. Ben de;

-Neyin araştırmacısısınız? diye şaka yollu meslektaşıma sitem ettim ve üzüntüyle oradan çıktım.

Karşıma başkâtip Abdulkadir Zırhlı Bey çıktı.

-Hayrola ağabey, üzüntülü görünüyorsun, dedi.

Durumu anlattım. Elimden tuttu, beni mahzene indirdi. Kitaplar, mecmualar, broşürler karma karışık farelerin, rutubetin, zamanın tahribatına bırakılmış. Rahmetli eliyle koymuş gibi yedi sekiz adet her biri otuz kırk sayfalık kitapçıkları elime tutuşturdu. Kitapçıkların kapaklarına baktım şaşırdım.

Türkiye'deki ÜGM' ye bağlı on kereste fabrikasının faaliyetlerini gösteren bilgilerdi bunlar. Bu kitapçıklardan öğreniyoruz ki devlet kereste fabrika alanındaki zayiat oranı %41'i buluyordu. En az zayiatla çalışanı % 31 ile Dursunbey kereste fabrikasıydı. Gerekli kopyaları aldım. Devlet kereste fabrikaları % 41 zayiatla çalışıyor, sanık bu zayiatı aşmamış, dedim ve raporumu verdim.

Ben bu anımı sırf Abdülkadir Zırhlı gibi iş bilir, iş bitirir, vazifeşinas ve dikkatli bir meslektaşı anmak için yazdım.

Tahdit uygulaması ve Asabî bir Hakim

Gümüldür'de tarım arazilerinin ve bilhassa mandalina bahçelerinin orman sınırları içinde kaldığı gerekçesiyle açılan davaların birindeydik.

Gümüldür ile Ürkmez arasındaki tahdit hattının doğu batı istikametinde eski Gümüldür Ürkmez yolunu ve yamacı takip ettiğini, buranın kadastrosunu yapan akrabam kadastro mühendisi Ali Mumcu'dan öğrenmiştim. Kadastro yapılırken orman idaresine sorulmuş, orman tahdit hattının yolu ve yamacı takiben geçtiği beyan edilmiş ve beyan, dosyalara geçmiş. Fakat tahdit haritasını araziye uygulamamda Gümüldür'den itibaren 90 derece yani 100 gradlık bir hata yapılmış (önce tersimat hatası sandım) . Doğudan Batıya gitmesi lâzım gelen tahdit hattı, maalesef kuzeyden güneye tersim edilmiş. Dolayısıyla mandalina bahçeleri orman içinde kalmış. Böyle bir durumun imkânsız olduğunu hâkim İsmail beye şifahen naklettim. Hâkim birden asabileşerek bana:

-Yapamayacaksan, bilirkişiliği bırak" dedi.

Devlet bürokrasisine ve tespitlerine aşırı inanmıştı. Devleti koruma ve kollama yanlısıydı. Aşırı tepkisi onuruma dokundu. Ben de gayri ihtiyari kendisine;

-Ben buraya kendi isteğimle bilirkişi olmadım, siz atadınız, bilirkişiliğime de siz son veriniz, dedim.

Hayreti... Hâkim birden sakinleşti ve sükûnetle hareket etti. Hâkim olma vasıfları ve meziyeti kendini göstermişti.

-Peki, ne yapmak istiyorsun?" dedi.

-Haritalarla ilgili ölçü karnelerini isteyelim, haritayı bir de ben tersim edeyim, dedim.

Karneler geldi. Haritayı sınıf arkadaşım rahmetli Sami Saran'la ölçü karnesine göre yeniden tersim ettik. Değişen bir şey yoktu. Yani tersimde hata yoktu. Alette 90 derecelik okuma hatası yapıldığı kanaatine vardık. Neticede haritaya göre mandalina bahçeleri ile birlikte denizin 2 kilometre kadar kısmı da orman gözüküyordu. Raporumu verdim.

Neticenin ne olduğunu bilmiyorum, ama bir şey daha öğrendim. İşbölümünün, ihtisaslaşmanın arttığı bir devirde Orta Orman Okullarında 3 senede, fakültelerde 4 senede kendi mesleki bilgilerinin dışında haritacılık, inşaat mühendisliği, karayolu, dekovil yollan yapmayı ve muhasebe de öğretmeye kalkarsak bu iş böyle olur.

Bilirkişiye Rüşvet

İzmir Buca'nın bir dağ köyüne, ormandan tarla açma ile ilgili bir davanın keşfine gittik. Rahmetli Hâkim İbrahim Yener, işine çok düşkün ve hassas biriydi. Dosyaları eve götürüp vazifeyi evde yapmaktan sürmenaj olmuştu. Sonradan Yargıtay hâkimliğine atandı.

Dava konusu yerde yemin seremonisinden sonra haritayı araziye uygulayıp tahdit hattını tespite başladım.

Sanık bir aralık yanıma geldi, cebime bir şeyler koydu. Bir miktar para. Hemen iade ettim. Ayağında sağlam bir ayakkabı bile yok, elbiseleri lime lime olmuş bu adamın sırtını okşadım, yapma bir daha böyle şeyler, dedim.

Sanığın dava konusu tarlası, tahdit yani orman sınırlarının dışında olduğunu tespit ettiğimde çok üzüldüm. Vatandaş haklı olduğunda bile gadre uğrayacağı vehminde. Rüşvet vermese haksızlığı engelleyemeyeceği kanısı içindeydi.

Halkı bu durumlara düşürmüşüz, çok yazık. Bunun yorumunu sosyologlara bırakalım. Durumu hâkime ilettim, o da sanığı beraat ettirdikten sonra gerekli nasihatini yaptı.

Orman Suçlusuna Nüfus Planlama Cezası

Buca'ya bağlı bir dağ köyü olan Kaynaklar'ın uzakça mahallesinde Hâkim Ahmet Bey'in başkanlığında keşfe gittik. 1970'li yıllar. Konu; ormandan tarla açmak.

Keşifin yapılacağı mahalleye vardık. Evler son derece ilkeldi. Yaşantı da öyle gözüküyordu. Van'da, Siirt'te, Çemişgezek'te değildik. İzmir'e 20-25 km mesafedeki bu durumu şaşkınlıkla karşıladık. Her neyse...

Sanığı arattırdık. Bir kadın, kucağında bir tane, karnında bir tane ve etrafında 4-5 çocukla çıkageldi. Çocuklar yalınayaktı, elbiseleri lime limeydi. Çocukların üzerlerinde külot bile yok, çıplaktı.

Kadın aranan sanığın karısı olduğunu söyledi. Hâkim: "Kocan nerede?" diye sordu. "İzmir'e gitti" cevabı üzerine Hâkim : "bugün keşfi olduğunu bilmiyor muydu?" sorusuna, kadın : "biliyordu, işi vardı, mecburen gitti" dedi.

Hâkim, üzgün, sakin bir eda ile bir hayli durduktan sonra "bu çocukların hepsi senin mi?"diye sordu. "He, benim". Hâkim bir daha sordu: "Kaç yaşındasın?" "28" .

Çok daha yaşlı gözüküyordu. Hâkim Bey'in ağzından öfke ile şu sözler döküldü: "O kocan olacak deyyusu iki sene hapsedeyim de, biraz dinlen, rahat et".

Kadın neredeyse hâkimin ayaklarına kapanacaktı: "hâkim bey, bu garibanlara sonra kim ekmek getirecek?" dedi.

Hepimiz şaşkın, üzgün işimizi bitirip oradan ayrıldık.

Hüseyin A. SANATER
İZMİR

ALİ-CENAP BİR KÖY

Ormancılık sektöründe çalışmak, zamanla insanda tutku hâline gelebiliyor. Bu sektörde her kademede çalışmanın ayrı bir özelliği var. Ancak Orman İşletme Şefliği görevi bunların en güzeli ve verimlisi olsa gerektir. Belki de orman mühendisinin ormanla, orman köylüsü ile ilk karşılaştığı yer. Büyük bir maratonun başladığı, yaşama direkt müdahale edilebilen bir alan.

En önemli ormancılık hatıralarının yaşandığı dönem.

Bafra'da 1989-1992 yılları arasında İnözü Orman İşletme Şefliği yaptım. İçerisinde ilçe bulunmayan, yalnızca köylerden oluşan bir şeflik. Bu şeflikte gerçekten huzurlu ve güzel yıllar geçirdim. Anadolu insanının özündeki güzellikleri burada görme fırsatım oldu. Mutlaka ülkemizin her köşesi, insanı ile, toprağı ile bir başka güzel.

Karadeniz'in birçok yerinde işletme müdür yardımcılığı yaptıktan sonra 1997 yılında Orman İşletme Şefliği yaptığım Bafra'ya Orman İşletme Müdürü olarak atandım. İnözü şefliği yaptığım bir yerin bağlı olduğu İşletmede Müdürlük yapmak bana ayrı bir mutluluk verdi. Çünkü daha önce çalıştığım yerler içerisinde en sevdiğim yerlerin başında Bafra İşletmesi geliyordu. Şeflik yıllarında her ormancının düzinelerle anısı vardır.

İşletme müdürlüğüm esnasında, bir son bahar günü rutin ormancılık faaliyetlerinin kontrolü için ormana gitmeyi düşündüm. Bu arada belirtmeden geçmeyeyim sonbaharı çok severim. Şeflikteki ormanların önemli bir kısmını kayın ağaçları oluşturur. Güzün kayın yaprakları sandan kahverengiye kadar her tona bürünür. Muhteşem bir manzara oluştururlar. Yaprakların bir kısmı dökülürken, fıstıkları da düşer. Yaprakların arasından yürürken bulduğum fıstıkları alırım, cebime koyar, yürürken yerim. Bu tohumlar çok leziz ve yağlıdır. Belki biraz da kayın ormanlarının bu durumunu gözlemek ve içerisinde yürümenin hazzına varabilmek için ormana gitmeyi arzuladım.

Daha önce İşletme Şefliği yaptığım İnözü'nün en uzak köylerinden olan Yenialan köyünü ve civan ormanları görmek için yola çıktım.

Yaklaşık 90 kilometrelik yolun üçte biri asfalt, kalanı orman yolu. Ormanların içinden geçerek kıvrıla kıvrıla ilerliyoruz. Doyumsuz bir manzaranın içerisinden. Bazı ormancılık çalışmalarını yerinde gözlemledikten sonra orman köylüsü ile merhabalaşmak, sorunlarını dinlemek üzere Yenialan köyüne yöneliyoruz. Ormanların azaldığı bir yerden karşıya bakıldığında bir tepenin zirvesine yakın bir yerinde küçücük bir köy, Yenialan. Şirin bir Anadolu köyü. Çok az tarım arazisi var. Küçükbaş hayvancılık yapılıyor. Bir miktar da ormancılıktaki çalışmalar. Köylünün geliri oldukça düşük.

Köye giriyoruz, küçük bir meydan, araç duruyor. Bir kütüğün üzerinde oturan iki yaşlı köylü. Selâm veriyoruz.

-Aleykümselâm!

Hatırlarını soruyoruz.

-Muhtar nerede?

Hemen bir genci çağırıyorlar.

-Git, muhtara haber ver gelsin!

Bir patikanın ucunda muhtar görünüyor. Orta boyun biraz altında, güler yüzlü, kırmızı yanaklı. Gülümseyerek geliyor, hoş geldiniz, diyor. Eve davet ediyor. Teşekkür ediyoruz ve köy içerisindeki patika yoldan ilerleyerek muhtarın evine gidiyoruz.

Tek katlı bir ev, köydeki diğer evlere göre biraz daha iyi, ancak yine de köyün genel gelir seviyesini yansıtır şekilde, çok iyi durumda değil. Evin genişçe, muhtemelen misafir odası olarak kullanılan bir odaya alınıyoruz. Köy ihtiyar heyeti ve bazı köy ileri gelenleri de geliyor. Köy yaşantısı hakkında sohbet ediyoruz. Sıkıntılılar, ancak umutsuz değiller,

Sohbet devam ederken, yer sofrası kuruluyor, etrafında minderler. Çorba ve bulgur pilavı geliyor. Bulgur pilavını çok severim. Daha sonra kızartılmış etler. Et gelince moralim bozuluyor. Köyün genel durumunu biliyorum. Zaten zor geçiniyorlar. Et geldiğine göre herhalde bir küçükbaş hayvan kesilmiş olmalı. Kendi ihtiyaçları had safhada iken bize böyle ikramda bulunmaları canımı sıkıyor.

Muhtara sitem ediyorum.

-Muhtarım, bu duruma çok üzüldüm. Zaten zor geçiniyorsunuz, böyle hayvan keserseniz bu köye bir daha gelmem. Biz şehirde zaten et bol miktarda yiyoruz. Biz köye geldiğimizde bir şey ikram etmek istiyorsanız, köyde varsa, köy ekmeği, yoğurt, köy peyniri ve yumurta bizim için en makbulü. Lütfen bir daha böyle bir ikram istemiyorum, dedim.

Muhtar bir süre cevap vermedi. Etraftakileri, azalan, köyün yaşlılarını “siz ne diyorsunuz" dercesine süzdü. Ses yok. Muhtar yüzünü eliyle ovuşturduktan sonra bana yöneliyor.

-Müdürüm, bu ikramı sizin için yapmıyoruz. Biz sizi bu şekilde ağırlamazsak köyde çok zor durumda kalırız. Köylü, siz ne biçim muhtar ve azalarsınız, devletin memuru köye geliyor ve siz onları doğru dürüst ağırlayamadınız diye bizi eleştirir. Çok zor durumda kalırız, dedi.

Bu konuşmaya diğer köylüler de başlan ile tasdik edercesine sallayarak destek verdiler.

Diyecek bir söz bulamadım. Devlet hizmetlerinden yeterince pay alamayan bu insanların, devlet memuruna bakışı, misafirperverliği ve gönül genişliği beni çok etkiledi. Anadolu insanının misafire bakış açısının hala kaybolmadığım görmek beni fazlası ile memnun etti.

Ormancılık çalışmaları sırasında ormancılar ülkemizin en yoksul kesimini oluşturan orman köylüleri ile birlikte çalışıyor, ormanların bakımım, korumasını birlikte yapıyorlar. Bu çalışmalar esnasında orman köylüsü ile ormancı arasında bir gönül bağı da kuruluyor.

Hüseyin Avni ÇATAL
Ankara Orman Bölge Müdürü

BİR OLAY

Ordu ili Mesudiye ilçeye bağlı Topçam merkezinden Hüseyin Bozyurt. İlk, ortaokulu Mesudiye'de bitirdim.

1961-1962 yıllarında araç Orman Muhafaza Eğitim Merkezinden mezun oldum. Ordu Topçam Mesudiye ve Ankara Orman işletme Müdürlüğünde emekli oldum.

1965-1966 yıllarında Fiyez bölümünde görev yaparken Fiyez köyünden ilkokul öğretmeni Rasim Sendiç ile birlikte Mesudiye'ye gitmemiz gerekti. Fiyez ile Mesudiye arası 4,5 saat, araba filan yok. Her taraf kar, soğuk. 2 saat sonra Alçak bel denen yerde izlere rastladık. 3,5 beşyüz metre yaklaştığımızda iki kişinin öküz hayvanları ile 5-6 metre boylarında ladin ağaçları göründü. “Gelmeyin” diye belinden silahım çıkartıp bize ateş etti. Hüseyin işçi dedikleri şahıs, 3 veya 4. mermiden sonra bağırarak yanındaki arkadaşı ben vuruldum diye kendini yere attı. Hüseyin işçi, arkadaşlarını bırakıp kaçmaya başladı.

Biz de tamamen yanaştık. Baktım ki Kâmil denilen şahsın bacağından kan akıyor.

-Ne yapalım öğretmen efendi, dedim.

-Bilmiyorum ki, dedi.

Bu ikisinin baltasını şu ağaca çakalım. Şu öküzdeki iple bağlayalım. Kendi köyleri yakın oraya götürelim dedik. Kendi köylerine götürdük mecburen. En yakın orası idi. Köye vardığımızda köyde;

-Neden bu adamı vurdun? Hem vuruyorsun hem de köye getiriyorsun, diye bize sert konuşmalarla cevap verdiler.

Biz vuranı biliyoruz dedikse de, siz yalan söylüyorsunuz, dediler.

Şu öküzlerin yanından çekilin, öküzler kimin ahırına gidiyor bakalım, dedik.

O sırada köy evlerinin arasından iki jandarma gördüm. Az buraya gelin dedim. Çavuşumuzda geliyor dediler. Nerden geliyorsunuz? dedim. Şu yakın kale köyünden geliyoruz. Yolda yolculardan bu hadiseyi duyduk, dediler. Şu öküzler bekliyor bırakalım nereye gidecekler? Öküzler yukarda bahsi geçen işçinin ahırına gitti. Evden çıkan bir bayan bu öküzler bizim değil dedi. Jandarmaya şu ahırın kapısını aç dedik. Öküzler aynı ahıra girdiler. Çavuş İsmail muhtarla eve girdi. Ev sahibi, Hüseyin işçiyi alarak köyden birisinin evine getirdi. Arkadaşını ben vurmadım diyor. Ormancı vurdu, diyor. Çavuş;

-Ben ormancıyı tanıyorum. Bizi uğraştırma, sen vurmuşun öğretmen de senin vurduğunu söylüyor, dedi. Evini arayacağım, dedi.

Birlikte gittiler, yapma bir tabanca ile geldiler.

Hakkında ben orman emvalleri ile zabıt ettim. Jandarma şu suçluyu alıp giderken bir jeep geldi. Yaralıyı ve suçluyu da alıp gittiler. Mesudiye’de sonradan duydum silah sahibini tutuklamışlar. Aradan epey bir zaman geçti. Vurulan şahıs topal kaldı. Ondan sonra halk arasında topal Kâmil diye çağırılıyordu.

Hüseyin BOZYURT
Emekli Orman Muhafaza Memuru

KARS’IN GÖLE’Sİ

Eskişehir Orman Bölge Müdürlüğü Eskişehir İşletmesi Kalabak şefi idim. 1981 yılı yaz mevsimi idi. Müdür yardımcılığı semineri bitince, tayin için Genel Müdürlüğe müracaat ettim.

Genel Müdür Yardımcısı Refik Tonguç beni çağırdı. Makamında;

-Evladım, seni Akdağmadeni İşletmesine verelim, istemezsen şefliğine devam et, düşün, kararını bildir, dedi.

Makamından çıktım, çıkış kapısına doğru giderken, bir görevli bana;

-Seni Refik bey çağırıyor, deyince geri döndüm. İçeri girdim. Genel Müdür Yardımcısı, bana;

-Otur bakalım evlat, dedi.

Oturdum, bir süre sonra;

-Seni Akdağmadeni’ne verelim dedik, fakat ben Erzurum’da görev yaptım, Göle İşletmesinde Müdür Yardımcılığına ihtiyaç var, seni oraya verelim, istemezsen şefliğine devam et, düşün ve bana bildir, dedi.

Eşim Ankaralı olduğu için, akşam onunla birlikte durum değerlendirmesi yaptık. Büyük bir karayolları haritasını açarak harita üzerinden Göle’yi bulduk, mesafe ve diğer açılardan değerlendirdik. İki çocuğumuz vardı, biri ilkokul üçüncü sınıfa, diğeri de birinci sınıfa başlayacaktı. Birlikte orada da görev yapmanın vatan borcu olduğu düşüncesi ile gitmeye karar verdik. Göle, Ankara’ya ve Eskişehir’e çok uzakta idi.

Genel Müdür Yardımcısına kararımı arz ettim;

-Tamam, hazırlığını yap, dedi.

Hazırlıklarımızı yaptık, eşyanın bize asgari yetecek kısmını trenle götürebileceğimiz şekilde hazırladık. Kars’a giden trenden kuşetli bir yer bileti aldık, iki çocuk, anne, baba, toplam altı kişiydik.

Tayinim çıktıktan sonra, Erzurum Bölge Müdürü İbrahim Kızılörenli’den iki kez telgraf geldi.”lojman hazır, acele gelin” diyordu.

Uzun bir yolculuktan sonra akşamüstü, Kars’a vardık. İşletmeden bir pikap istedim ve eşimle birlikte alabildiğimiz kadar eşyayı da alarak Göle’ye hareket ettik. Annem, babam ve çocukları, kalan eşya ile birlikte ikinci sefer götürecektik. Lojmanı görelim, ön hazırlık yapalım, bilahare gelir alırız, dedik.

Göle’ye vardık, akşam olmuştu. İşletme Müdürü’nün kapısının zilini çaldım. İşletme Müdürü çıktı. Kendimi tanıttım, durumu anlattım, hangi lojmana yerleşeceğimizi sordum. Bana;

-Boş lojman yok, lokale bakın, dedi.

Ne yapacağımı bilemedim, çok uzaktan bin bir güçlükle gelmiştik. Başımdan sanki kaynar su dökülmüştü. Biraz sonra eşimin yanına gittim. O da çok üzüldü. Lokale baktık, önceden kalanlar olduğu için temizliği gerekiyordu. Zaten iki odası, bir salonu olan mütevazı bir yerdi. Eşimi, getirdiğimiz parça eşyalarla lokale bırakıp, ben Kars’a geri döndüm. Sonuçta, lokale yerleşmeye gayret ettik ve bir ay, büyük bir sıkıntı içinde burada kaldıktan sonra boşalan bir lojmana geçebildik.

Lojmanın bir odası mutfakla bitişikti. Orada oturuyor, yemeği orada yiyorduk. Diğer odalardan birini, buzdolabı olarak kullanıyorduk, diğerinde yatıyorduk. Çünkü kalorifer yoktu, kuzine tipi tuğlasız sobamız sadece oturduğumuz odada idi. Yattığımız odada, yatağa elektrikli battaniye benzeri bir ısıtıcı seriyorduk. Göle’de yaz mevsimi yok gibiydi. Kışın – 30’ları görüyorduk. 2100 rakımda idik ve bir taraftan insanların, diğer taraftan ormanların o iklim şartlarında yaşam mücadelesinde, görevimizden doğan sorumluluğumuz vardı.

Çevreyi, ormanları, insanları, personeli tanıdım.

Bir buçuk yıla yakın bir zaman geçmişti. İşletme Müdürü Hüseyin Selim’in tayini çıktı. İşletmeye dört müdür tayini yapıldı. İki kişi Göle’ye gelmeden istifa etti, bir kişi 15 gün kaldı ayrıldı, tayini çıkan dördüncü kişi de gelmeden tayini iptal oldu. Sonuçta İşletme Müdürlüğü vekâlet görevi Genel Müdürlük emri ile bana verildi.

O tarihte, Erzurum Bölge Müdürü Fethi Balık’tı. Telefonla aradım ve “vekâlet görevini yapabilmem için bazı personelin görev yerlerini değiştirmem gerektiğini, ancak böylece görevi etkin ve faydalı olarak yapabileceğimi“ arz ettim. Erzurum’a çağırdı. Gittim, görüştük. Ona karşı sevgiden kaynaklanan bir güven duygusu içinde idim. O da bana güveniyordu. Detaylı görüşme sonucu “tamam, gereğini yap, bana bilgi ver”dedi.

O zamana kadar, İşletmenin bir deposunda 2000 metreküp civarında açık tespiti olmuş ve müfettiş Mehmet Yener gelmişti; ben de bilirkişilik görevinde idim. Amenajman Planlarında 52000 m3 etaya karşılık 8000 m3 civarında mamul emval üretimi vardı, Silvi kültürel faaliyetler yeterli seviyede değildi, koruma faaliyetleri daha planlı ve etkili olması gerekiyordu. Çok sayıda devam eden davalar vardı. Özellikle fiyat farkından dolayı tahsili gereken çok dosya vardı. Personel, kendi konularında yeterli değildi ve mutlaka bilgi eksikliğinin giderilmesi gerekiyordu.

Kendime ait bir işletmeyi nasıl iyi işletmem gerekiyorsa, aynı duygularla ve götürü çalışacak şekilde işe başladım. Yapılanları saymak çok zaman gerektirir, gerek te yok. Çünkü görevin kutsallığı içinde hizmet edebilmek için hem müdür vekili, hem de müdür yardımcısı sıfatı ile büro ve arazi işlerini yürütmeğe çalıştım.

İki yılı doldurmuş, üçüncü yıla başlamıştım. Üç yılı doldurunca istediğim yere tayinim olacağını düşünüyordum. Genel Müdür Ömer Özen’in prensibi böyle idi.

Rahmetli, bir gün İşletmeye geldi. Hazırlıklarımızı yapmıştık, vakit akşam olmuştu. Karşıladık. Sıra ile personelle tokalaştı. Muhafaza memurları ile tokalaşırken, memurun birinin yanında durdu. O kadar dikkat edip söylememize rağmen, nedense, memurun ceketi, eski model, omuzlarında ilave apolet yeri olan bir modelmiş. Memura bir şey söylemeden eliyle omuzdaki ilave parça kumaşı kopardı ve devam etti. Başka hiçbir şey söylemedi.

Yemek saati gelmişti, lokale geçtik, yemeği yedik, genel durumdan konuştuk. Bana;

-Evlat, kaç yıldır buradasın, dedi.

İki buçuk yıl civarında olduğunu, üç yıl olunca tayin isteyeceğimi söyledim;

-Sen burasını çok sevmişsin evlat, burası iki yıl, dedi.

Ertesi gün onu uğurladık.

Başladığımız işleri bir yola koymamız, zaman aldı. Üç yıl olunca, izin alarak uçakla Ankara’ya gittim. Göle’de görev yapan Genel Müdür Yardımcısı Kemal Saatçioğlu ile görüştüm. Ertesi gün Genel Müdür ile görüşmemi, kendisinin yardımcı olacağını söyledi. Ertesi gün sabah erkenden Genel Müdürün makamında, özel kalemdeki görevliye kendimi tanıttım ve görüşmek istediğimi bildirdim.

İçeri girdiğimde Kemal bey, yanında idi. Rahmetli bana doğru, gözlüklerinin üstünden;

-Hayırdır evlat, neden geldin, dedi. Ben de durumu ve kendisinin sözünü uygun bir şekilde anlattım.

Oraya eleman bulamıyoruz, bulduğumuzda söz, istediğin yere alırız, dedi.

Dilekçeyi bile almıyordu. Genel Müdür yardımcısı “dilekçesini alalım, deyince, dilekçeyi aldı, fakat yine “yerine eleman temin edildiğinde, istediği yere verelim “diye not düştü.

Tayinim olmamıştı. Giderken nasıl gitmiştik, dönmek için nasıl uğraşıyorduk.

Göle’ye döndüm. İşlere kaldığımız yerden devam ettik. Genel Müdür, yaş haddinden emekli olmuştu. Bölge Müdürlüğüne de Hüseyin Bayramoğlu gelmişti. Cemal Akın, Genel Müdür Yardımcısı olmuştu. Göle’yi biliyordu. İşletme Müdürü olarak Durmuş Ali Doğan’ın tayini geldi, bunun üzerine daha rahat olarak durumumu Bölge Müdürüne anlattım, o da” Cemal Akın’a söylerim “dedi.

Tekrar aynı uçakla Ankara’ya geldim. Genel MüdürYardımcısı Cemal Akın’a durumu anlattım. Sonuçta tayinim oldu. İşletme personeli ile vedalaştık, onları çok yormuştum, çok çalışmıştık ama huzur içindeydik. Ağlayarak ayrıldık.

Kars’ın Göle’sinde üç yıl geçmişti, fakat sanki on üç yıllık bir çalışma yapmış, borcumuzu ödemiş bir insan huzuru içindeydim. O dönemdeki her kademedeki görevlilerden ölenleri rahmetle, sağ olanları saygı ve sevgi ile anıyorum…

İbrahim ATEŞ
Orman Bölge Müdür Yardımcısı
ESKİŞEHİR

ANNELİK DUYGUSU

Ben Eskipazar Orman İşletme Müdürlüğü, Eskipazar Orman İşletme Şefliğinde görev yapmakta olan Orman muhafaza memuruyum. Yıllardır içimde olan orman sevgisi varken bu meslekte çalışmaktan gurur duydum.

Sizinle ormanda yaşadığım bir anımı paylaşmak istiyorum.

2005 yılı mayısında görevli bulunduğum ormanlarda koruma kontrol faaliyetlerini yürütürken ıssız bir bölgede dolaşıyordum. Puslu ve yağmak üzere olan bir hava vardı. Gök şiddetle gürlüyor, ağaçlar sanki rüzgârla beraber önüme eğiliyordu. Hava kararmak üzere ve ağaçların rüzgârla temasında sanki korku filmini andıran bir manzara olmuş, adeta yalnızlığımı her an bana hatırlatır gibiydi. Bu durum da beni etkilemişti. Attığım her adıma dikkat ediyor etrafıma dikkatli bir şekilde bakarak yürüyordum. Sol tarafımda büyük bir orman yoğunluğu sağımda ise uzun bir dere vardı bunların ortasından geçen bir patikada yürüyordum.

Bir anda benim sesimden başka bir ses duydum. Ne olduğunu anlamama zaman kalmadan karşımda kocaman bir ayının çıktığını gördüm. Ayı, o kadar yakındı ki hareket bile etmeye fırsatım kalmadı. Birbirimize çok yakındık. Bir anda ne yapacağımı düşündüm. Yapabileceğim fazla bir şey yoktu. Korkutmak için silahımı ateşlesem ayının daha çok üstüme geleceğini tahmin ettim. Kısa bir zaman öylece kaldım ve ayının iki yavrusunun yanına geldiğini gördüm. Yavrularını yanına alan ayı kendinden emin ve annelik şefkati ile yavaş yavaş uzaklaştı.

Bu olay benim hiç unutamayacağım bir anım olarak kaldı. Hepinize teşekkür eder, saygılarımı sunarım.

İkram ULUÇAY
Orman İşl. Müd.
Eskipazar

ATIMIN VEFASI

Atı ilk ehlileştiren, ilk terbiye eden, atı insanla bütünleştiren, ondan faydalanmayı akıl eden millet biz Türkler olmuşuz.

Belki de at hakkında en çok atasözü ve deyim üreten yine bizizdir her hâlde. İlk akla geliverenler:

" At binicisini bilir.", " At, avrat, pusat", “ At sahibine göre kişner ", " At yedi günde, it yediği günde ", " At, murattır ", " At, yiğidin yoldaşıdır ". " Ata arpa, yiğide pilav "„ " Ata da soy gerek, ite de ". " Atın bahtsızı arabaya düşer, " Atla avrat yiğidin bahtına ". Ve daha niceleri.

1948 yılında Sinop Boyabat ilçesi, Erkeç Köyünde doğmuşum. Çocukluğumun ilk altı yılı köyde geçti. Babamın memuriyeti gereği yedi yaşımda ilçe merkezine geldik ve ilkokula orada başladım.

Köyde, yaşlı, zayıf bir eşeğimizin olduğunu hatırlıyorum.

İlk okuldan sonda çeşitli işler ve derken askerlik ve kader 1970 yılında Kastamonu- Araç Orman Okulunda öğrenci olarak demir attırdı.

Bir yıla dayalı meslekî öğrenim ve 1971 yılında okul birincisi olarak mezuniyet.

Memuriyet hayatım, okul idarecilerinin, aynı zamanda hocalarımın tensibi ve muvafakati ve ısrarla istemeleri nedeniyle Araç Orman Muhafaza Okulunda bir manada yardımcı öğretmenlik olan " Demanstratör " unvanı ile işe başladım.

Yedi yılı aşkın Orman Okulunda çalıştıktan sonra 1979 yılı başlarında Kütahya Orman İşletme Müdürlüğü emrine tayinim çıktı. Görev yerim: Sabuncupınar Orman Bölge Şefliği, Bayat Orman Muhafaza Memurluğu idi.

Henüz motorize değildik. Ormanların korunması atla yapılıyordu. Ben hariç korumada çalışan arkadaşlarımın atları vardı ve en kısa zamanda bir at almam gerekti.

İl merkezinde çalışan arkadaşlarımın gayretiyle, hatırı sayılır bir para karşılığında " maatakım " yani tam takım bir at alıverdiler.

O günü hiç unutmam. Evet atım olmuştu ama, ben hayatımda hiç ata binmemiştim ki, hiç atımız olmamıştı ki. Nasıl binilir, neresinden tutulur, nasıl seğirttirilir, nasıl beslenir?

Evet, filmlerde filan görmüştüm, o kadar bilgi ile de at sahibi olunur muydu?

Olunurdu. Ve oldum da. Güvenim nerden geliyordu?

Eşim bir köylü kızı idi ve babası çok meşhur atlara binerdi, o yüzden devamlı, hem de birden fazla atları olduğu için at bakımını çok iyi biliyordu.

Tekrar o güne dönelim: Atım olmuştu şükür. Bir ormancı arkadaşımdan rica ederek şehir dışına kadar atı çıkarıvermesini rica ettim, yolu da tarif ettirdim, onun yardımı ile de bindim ve yola revan oldum.

Hiç kimse benim ata binmeyi bilmediğimi bilmiyordu, bilmemesi de lâzımdı. Çünkü bir ormancı nasıl olur da ata binemezdi, halkın alay konusu olurdu.

O gün ilk kez ata binmiştim, daha doğrusu " Atıma " binmiştim.

Direkt olarak lojmana değil de, kış mevsimi olduğu için o anda Köy Odasında olduğunu tahmin ettiğim Köy Muhtar ve İhtiyar Heyetine ( Biraz da ata da biniyormuş dedirtmek için ) görünmek amacıyla gecenin o vaktinde odanın önüne geldim, köy korucusunu aşağı çağırdım.

Köye geleli 15 gün olmuştu, beni atla görünce içeriye seslendi ve içerdekiler de dışarı çıktılar. Ata bakıyorlardı. Köyde elektrik olmadığı için el feneri ile baktılar ve kararlarını verdiler:

" At zayıf, çok para vermişsin ". Halbuki köyde topu topu iki at vardı, ikisi de ormancıların atı idi. Korucuya, atı tavlaya götürmesini söyledim ve ben odaya çıktım. Tavla, lojmana bitişik basit bir ahırdı.

Ertesi sabah.

Kalktım, eşim yoktu, dışarı baktım. Lojmanın önündeki yaşlı söğüt ağacına atı bağlamış, tımar ediyor. Uzun süre sessizce seyrettim.

" İnsan bilmediğinin düşmanıdır. " derler, doğrudur. Ben at hakkında bir şey bilmediğim için, işin doğrusu aynı zamanda korkuyordum. Öyle ya, teper, ısırır, kaçırırım, zaptedemem, beni üzerinden atabilir, ayağım üzengiye takılı kalır beni sürüklerse ve daha nice korkular.

Giyinip dışarı çıktım. Eşim de olsa attan korktuğumu anlasın istemiyordum. Yavaşça yaklaştım, elimi atın önce boynuna, sonra başına sürdüm korkarak, iyi, bir tepki göstermiyordu. Sonra yandan sağrısındaki tozları elimle temizledim, alışıyordum.

Atın rengine " Don " dendiğini öğrendim, atımın donu doru imiş, yaşı da 8 civarındaymış.

İki gün atı dinlendirdim. Yemini, samanını, suyunu, tımarını saatle yapmaya alıştırdı eşim. Hem atı hem de beni eğitiyordu adeta.

Ve nihayet 3. gün eşimin yardımı ve nasıl binilmesi icap ettiğini öğretmesi ile atıma bindim ve iki saat dolaşıp geldim. Beraber çalışacağım arkadaşımın da atı vardı, fakat arkadaşım ağır bir ameliyat geçirdiği için uzunca bir süre raporluydu ve daha tanışamamıştım bile.

Derken, Mayıs ayı geldi. Mayıs ayında at " Bahara çekilirmiş " Yani bir ay sırf otlu bir yerde otlatılırmış. Buna “baharı alma” denirmiş. Hiç yem verilmez, gece bile yalnızca yonca verilirmiş ve bu süre zarfında asla binilmezmiş.

Aynen tatbik ettim. Bu arada enteresan bir de olay oldu:

Bir Cuma günü idi. Cuma namazından çıktık, muhtar ve ihtiyar heyeti üyeleri ile şöyle köyün dışına doğru konuşarak geziyoruz. O arada çayıra zincirle çakılı ve otlayan benim atın yanından geçtik, biraz aşağıda lojmana yakın bir yerde oturduk.

Azalardan yaşlıca H.İbrahim Amca bir ara " Ormancı, atın kuyruğu yamuk " dedi. Başımdan kaynar sular döküldü sanki o anda. " Eyvah " dedim içimden, hiç fark etmemiştim, nasıl da gözümden kaçmıştı. Hiçbir şeye yanmam, " Kuyruğu yamuk atın sahibi ormancı " olarak tarihe geçeriz, buna üzülürdüm.

Derken başka laflar girdi araya. Benim kafam vızır vızır çalışıyor. Tez elden bu atı satmam gerek diye düşünüyor ve sıkıntıdan dolayı terliyordum, bir ara:

" Ağalar, şu atın yerini değiştirip geleyim " diyerek onların yanından ayrıldım. Niyetim atın yerini değiştirmek değil, kuyruğundaki yamukluğu görmek, ne kadar bariz olduğunu anlamaktı.

Dikkatlice baktım, yamukluk filan göremedim, kuyruk normal olması icap eden yerdeydi ve hayvan sallayıp sinekleri kovalıyordu. Benim göremediğim bir yamukluk olmasa, herif öyle der miydi? diye hayıflanıyordum.

Tekrar oturduğumuz yere geldim. O arada eve birini göndermiş ve eşimin çay yapıp getirmesini söylemiştim. Eşim ve gönderdiğim çocuk çayla beraber börek, çörek vs. gibi bir şeylerde getirdiler.

Atın kuyruğu yamuk diyen H.İbrahim Amca: " Ormancı, o atın kuyruğu böyle çayla, mayla düzelmez, kuzu kesersen belki " demesi ile beni bir gülme krizi tuttu. Ben hariç herkes bu sözü normal karşılamıştı.

Önce saflığıma güldüm. Bu kadarcık bir espriyi nasıl kaçırmıştım ve ciddiye almıştım. At hakkındaki cehaletim, korkum, tereddütlerim o espriyi kale aldırmıştı bana.

Güldüm, güldüm rahatladım. Sonra da işin aslını onlara anlattım mı, yani atın kuyruğunu ölçmeye gittiğimi, gülme sırası onlardaydı.

Ve aylar geçti. Benim o atım öyle bir at oldu ki, civarda eşi yoktu. O bana, ben ona alışmıştım. Çok özel bakıyordum. Belli günlerde banyo yaptırıyordum, yıkıyordum. Erkek at olduğu için müşterisi de çoktu, satmazdım.

Bir başıma atıma güvenerek, Dadaloğlu'nun " Ferman Padişahınsa dağlar benimdir " misali her tarafı geziyordum. Ormanda gezerken dizginini eyerin kaşına takıyor, ben önde o arkamda geziyorduk. Yani dizgin genellikle elimde olmuyordu.

O gün: Bana vefasını gösterdiği gün.

Çevreyi iyice tanımıştım. Her köyde bir muhbirim vardı. Kendime göre bir koruma istihbarat ağı kurmuştum. Hangi köyden, kim, hangi niyetle ormana gittiyse haberim oluyor ve keklik gibi avlıyordum.

Kaldığım köyden sabah, atıma atlamış, ormanları dolaşmış, akşam üstü komşu köye doğru yenilmiştim. Niyetim, oradaki ormancı arkadaşı ziyaret etmek, çevre ormanlarla alakalı bilgi alışverişinde bulunmaktı.

Tam iki köyün arasında güzel bir vadiden geçiyordum. Dar ve kısa bir vadi, her iki tarafı nefis çam ormanı.

Vadinin başlangıcında küçük, kuru bir dere var, orayı geçtim, aheste aheste gidiyoruz atımla. Sonra hafif bir yokuş başladı, işte ne olduysa orada oldu.

Tam yokuşun başına geldim, o zamana kadar son derece uysal olan atım ( adı Prensti) birden huysuzlanmaya başladı.

Şaha kalkma ibareleri, başını iki yana sertçe sallamalar, burnundan kişnemeye benzer sesler çıkarmalar, filan.

Hemen dizgini çekip geri döndürdüm. Geri döndüğü an eski normal hâlini alıyordu. 20-30 metre geri geldim, sonra tekrar yola girdim, gidiyoruz. Tam oraya geldiğinde yine aynı hareketler, yani adım atmıyor ileri.

Yine geri döndüm. Atımı sağlamca bir ağaca bağladım, tabancam elimde, çevreyi, yolun iki tarafını, bilhassa atın huysuzlandığı yerin civarını gezdim, bir şey yok.

Tekrar ata binip son kez bir daha denemeye karar verdim, bu son olacaktı. Aynı şekilde, yine tam o noktaya gelince birden bire başını ön ayaklarının arasına sokup kamburlaştı ve adeta top gibi zıplamaya başladı.

Üzerinde durabilmem mümkün değildi. İlk aklıma geleni yaptım ve ayaklarımı üzengiden çıkarıp boynundan aşağı önüne sıyrıldım, dizgini sıkı sıkı tutuyordum. Yere düştüm, at ani bir refleksle başını kaldırdığı an dizginin yarısı elimde kaldı, kopmuştu. ( Boşuna mı motor kuvvetinin birimini beygir gücü olarak genellemişlerdi) Yıldırım hızı ile geri dönüp geldiğimiz istikamete doğru uçtu, gitti.

İlk şaşkınlığı üzerimden attıktan sonra atın peşine düştüm. Çok korkmuştum bir an. Kim bilir, nerelerde ve ne zaman bulurum diye üzülerek yola devam ederken, çok değil, 500 metre bile gitmemiştim ki o küçük derenin içinde otlamıyor mu?

Seslenerek, adını söyleyerek, yavaş yavaş yaklaşmaya başladım, yanına vardım. Yelesinden tuttum, boynunu okşadım, mahcup bir tavırla başını göğsüme dayadı, sanki özür diliyordu.

Dizgin parçalandığı için, yularından tutup o hızla yolda dökülen eyerini, takımını, keçesini, heybesini toplayıp yine yedeğime alıp köye geri geldim.

Bir hafta geçmemişti. Atımla gitmek isteyip de gidemediğim Kozluca köyündeki muhbirim Zurnacı Hüseyin Bayat'a geldi ve bir kenara çekip şunları söyledi:

-Bir ay kadar önce çam sırıkları ile yakalayıp arabasını mahkemeye verdiğiniz iki kardeş sana tuzak kuruyorlar, haberin olsun. Hatta geçen hafta içinde özellikle yol kenarında ağaç kesmeye gitmişler, gürültü yapıp sen oradan geçerken müdahale edeceksin ve onlar da seni tartaklayacaklarmış, duydum, bilgin olsun, dedi.

Hesap ettik. Kozlucalı kardeşlerin bana pusu kurdukları gün, atımın belli bir yerden sonra ısrarla ileri gitmediği gün, yeri de: 500 - 600 metre ileride sık bir çam ormanı idi.

Atıma çok iyi bakmıştım, bu benim görevimdi.

Atım da bana vefasını göstermiş ve beni muhtemel bir feci olaydan kurtarmıştı.

İsa KAHRAMAN
Orman Muhafaza Memuru

HEM NİYET HEM KISMET

Bu başlığı görenler, " Neye niyet, neye kısmet " mi diyecekti acaba diyenler çıkabilir. Hayır efendim, basbayağı böyle, yani: " Hem niyet, hem kısmet ".

İnsan, her hangi bir şeyin olmasını ister de, o olmasını istediği şeyin uğruna ter dökerken, tam tersine aklına gelmeyeceği bir sonuç alır da," Neye niyet, neye kısmet " der ya, anlatacağım olay böyle değil.

" Ben ne istedim, o ne oldu ? " kabilinden de değil.

Aslında anlatmamam lâzım diye düşündüğüm zamanlar da olmuştur. Fakat duramadım ve anlatıyorum. Bana göre işin içinde " İlâhî" bir gerçek var gibi geldi. Daha fazla merakta bırakmak istemem.

Askerden gelmiş, iş arıyordum. Ticarete meylim vardı, var olmasına vardı da, sermayem yoktu.

Bir gün bir kamu kuruluşunda geçici olarak bahçıvanlık yapan bir arkadaşıma ziyarete gitmiştim. Hadi, kamu kuruluşunun adını da veriyim, " Orman İdaresi. "

Yaşça benden büyük olan arkadaşım, evli, çoluk çocuk sahibiydi. Biraz maziden bahsettikten sonra konu benim işsizliğime geldi. Askerden geleli henüz bir hafta bile olmamıştı amma hep çalışmaya alışmış biri olarak boşta gezmek hem zoruma gidiyordu. Hem sanki suçluymuşum gibi kimsenin yüzüne bakamıyordum, utanıyordum.

Aslında işsizlik utanılası bir şey midir? Bana göre evet. Çünkü kişi isterse ekmeğini taştan çıkarır mı, evet, çıkarır.

Arkadaşım benden dertli çıktı. İş bulunmadığını, kendisinin mesleğinin terzilik olmasına rağmen işsizlikten burada bu işi yaptığını, işinin zor ve yıpratıcı olduğunu yana yakıla anlatıyordu.

Bilmiyordu ki ben, onun nefret ettiği bu işe dünden razıydım.

Birden aklına gelmiş gibi:

-Orman Teşkilatına bağlı Orman okullarına öğrenci yetiştirmek üzere " Eğitim Kamplarına " işçi alıyorlar, ben baş vurdum, istersen sen de müracaat et, belki olur " dedi.

Tam beş dakika sonra dilekçemi ilgili makama vermiştim bile.

-Yedek listeye 2. sıradan alındınız, 5 kişilik asil müracaat sahiplerinden gitmeyenler veya cayanlar olursa size haber verilecektir " gibi bir cevap aldım.

İhtimal azdı amma vardı. Bu bile umuttu.

Evimiz, Orman İşletme Müdürlüğüne yakın olduğu için her gün gidip soruyordum. Tam bir hafta sonra;

-Şu şu evrakları hazırla ve filan gün birkaç ay kalacak şekilde eşya ile gel! "dediler.

O gün Önce Kastamonu'ya, oradan 35 Km. içerde tam bir " Orman Denizi " nin içinde özel yapılmış tesislere indirdiler.

Üç aya yakın bir eğitimden sonra aynı ilin Araç ilçesindeki Orman Okuluna öğrenci olarak mesleğe ilk adımımı attım.

Okulumuzda 4 sınıf vardı. Adından da belli olacağı gibi. Ormancılık Mesleğine memur olarak hazırlanıyorduk. Bir manada meslek okulu idi.

Bu okulu bitirdiğimizde iş arama, iş bulamama gibi bir sorunumuz olmayacak, kısa yoldan Devlet memuru olarak tayinimiz yapılacaktı.

Okul, eskilerin deyimi ile " Leyl-i Meccanî " idi. Yani yatılı ve tüm ihtiyaçlarımız devlet tarafından karşılanıyordu.

Okulun bitiminde beş yıllık bir " Mecburî Hizmet "imiz olacaktı, yani beş yıl istifa etme şansımız olmayacaktı. Aksi âalde devlet bize harcadığı parayı yasal faizi ile geri isteyecekti.

Bu şartları kabul ederek okula başladık. Derslerimle, hocalarımla, arkadaşlarımla aramız çok çok iyi idi.

Okuldaki hocalar, sınıfların hemen yanındaki lojmanlarda oturuyorlardı. Lojmanlar tek katlı, çift daireli, villa tipinde şahane binalardı.

Arkası ormana dayalı, güzel bir çayırın tam ortasında, önlerinde ve arkalarında bahçeleri olan, daima güneş gören, arka bahçeye de kapısı mevcut, üstelik yeni binalardı.

Sınıfta ders işlerken benim oturduğum sıradan direk olarak o güzel lojmanı görüyordum. Benim gördüğüm o lojmanda Meslek Dersleri Hocası Sefa Sancak Bey ikamet ediyordu. Hocamız çok muhteremdi ve herkes gibi onu ben de çok severdim.

Bir yıla yakın ders gördüğüm o sınıfta her gün o lojmanı düşündüm, öyle bir yerde oturmayı hayal ettim hep.

Öylesi bir lojmanda benim oturma şansım % 0’dı. Yani hiç imkân ve ihtimal yoktu. Çünkü burada öğrenciydim, mezuniyetten sonra Türkiye'nin neresine tayin olacaktım. Bir de benim gibi alt baremdeki memurlara bu kadar lüks lojman vermezlerdi.

Bahsettiğim okulda okurken tam bir askerî disiplin içinde okuduk. O günlerde cumartesi öğleye kadar mesai vardı ve saat 13.00 den sonra çarşıya çıkabiliyorduk. Çarşı dediğim de bir ana cadde ile birkaç geniş sokaktan ibaret küçük bir kasaba.

Cuma günleri Cuma namazına gitmek isteyenlere izin veriliyordu amma, okulun hemen yanındaki köy gibi eski binaları olan küçük bir mahalle camisine.

Mahallede bakkal dükkânı bile yok. Fakat yeşilin en güzel tonlarının insanın gözlerini okşadığı şipşirin bir mahalle. Sessiz ve sakin. Her tarafı bahçe ve meyve ağaçlan ile dolu.

O şirin mahallenin küçük camisine Cuma namazına giderken, camiye yakın, güzel bir bahçe içinde, önünde küçük bir havuzu olan, " Bağdadi " denilen mimarî malzeme ile yapılmış, üç katlı, eskice, konağa benzer, içinde oturulan muhteşem bir ev hep dikkatimi çekerdi.

O mahalleye ancak Cuma namazı için gitme şansına sahiptik, diğer zamanlarda yasaktı. Yasaklama sebebini bilmezdik, soramazdık da. Aslında pek yolumuzun üzerinde de değildi.

Ne zaman o güzel evin önünden geçsem, o evde oturmayı, akşamları işten eve geldiğimde o küçük havuzun başında sevdiğim dostlarım ve arkadaşlarımla bir saz sefası yapmayı, çay ve mangal ziyafeti hayal ederdim.

Onlarca defa oradan geçtim, her geçişimde hayran hayran seyrettim o evi hayal ettim, o kadar, çünkü ben o şehirde misafirdim ve bir gün gidecektim, oturma şansım asla olamazdı.

O güzel evin bahçesinde arkadaşlarım ve dostlarımla demiştim, çünkü ben o sıralarda bekârdım.

O minval üzre okul hayatım bitti.

Tayinleri bekliyoruz. Kuralar çekildi, herkesin yeri belli oldu. Benim belli değil. Okul Müdürüne gittim ve sordum:

-15 gün sonra gel, dedi.

Memleketime gittim. 15 gün sonra tayinimi sormak için tekrar Arac'a geldim ve müdür Beye sordum:

-Tayinin bu okula yapıldı bile. Tatbikat Öğretmeni olarak göreve başlamak için gerekli evrakını hazırla, dedi.

Okuduğum okula öğretmen olmuştum.

Bekârdım. Okulun misafirhanesinden bir oda verdiler. Ve o odada üç yıla yakın kaldım. Hayatımdan memnundum, geçinip gidiyordum.

Bu böyle gitmeyecekti ve bir gün evlendim. Daha önceki düzenim allak bullak oldu. Eşya al, ev tut, bin türlü masrafa gir. Fakat olacaktı ve oldu da.

Boş lojman yoktu. Ev aramaya başladık. Eşe dosta haber saldık, küçük bir kaza merkezi, dolayısıyla ev bulmak, hele benim dar bütçeme uygun ev bulmak zor.

Bir gün arkadaşımın biri haberi getirdi:

-Ev buldum, biraz pahalı, dedi. Artık parası önemli değildi.

Bulduğu ev: Benim hayalimdeki o üç katlı ve önü havuzlu evdi. Ben o evi ve hayalimi çoktan unutmuştum bile. Nasıl sevindiğimi anlatamam. O evde tam üç sene ikamet ettim. Çok tatlı anılarım oldu. Kızım Zeynep o evde doğdu.

O muhteşem evde otururken bir gün Okul Müdürümüz çağırtmış, gittim:

-1 Numaralı lojman boşalıyor, orada oturan Bahattin Beyin tayini çıktı, sen hemen bir dilekçe yaz ve getir, seni o lojmana almak istiyorum, ev kirasından kurtulursun, demez mi?

Müdür Beyin kasdettiği o lojman da benim öğrencilik yıllarımda hayalini kurduğum lojmandı.

O lojmanda da üç seneye yakın bir zaman oturdum.

Hani arada bir :" Allah'tan başka bir şey istesem olacakmış " deriz ya, işte o hesap benim aklımdan geçen, hayaliyle yaşadığım o iki evde de Allah oturmayı nasip etti.

Çok güzel anılarla dolu olan o kazadan ne zaman geçsem, gözlerim dolu dolu olur. Hem niyet, hem kısmet demekte haksız mıymışım?

İsa KAHRAMAN
Orman Muhafaza Memuru
KÜTAHYA

«  »     1 

Söğütözü Mah. Söğütözü Cad. 2169 Sok. Atatepe Sitesi B1 Blok No: 36 D:4 Çankaya/ANKARA
Tel. + 90 312 223 37 67 - 285 37 68 Fax. + 90 312 223 05 06
e-mail:
ogemvak@ogemvak.org.tr